kitapile
  • ANASAYFA
  • KİTAP
    • ROMAN
    • HİKAYE
  • KİTAP SERİ
    • HAY KLASİKLER DİZİSİ
    • SAİT FAİK ABASIYANIK
  • BANA ULAŞIN
    Korku

    Stefan Zweig’i okumaya başlayan biri sanırım art arda iki üç kitabını okumadan başka yazara geçemiyor. Bu durum benim içinde geçerli oldu. Kolay anlaşılır dili, akıcı üslubu ve insanın en derinine attığı duyguları, en gizli hislerini ve düşüncelerini eserlerinde ortaya dökmesi bunda en önemli etken galiba. Savaşta, sıradan yaşamda, hapiste, kadın erkek ilişkilerinde sanki hep oradaymış, tüm olanlara tanıklık etmiş gibi aktarıyor hikâyelerini. Kitapları bir kurgunun ötesinde hepimizin yaşamından bir parça gibi.

    Korku kitabında Zweig, evli bir kadının eşini aldatmasından sonra ortaya aniden çıkıveren şantajcı yüzünden yaşadığı korku, utanç ve pişmanlık dolu anlarını anlatıyor. Bir kadının, bir annenin kocasına ve çocuklarına karşı yapmış olduğu bu büyük hata sonucu girdiği ruhsal bunalıma ve içinden çıkmak için verdiği uğraşa şahit oluyoruz.

    Genellikle şöyle bir durum okurlar arasında hayretler içerisinde karşılanıyor.  Erkek bir yazar tarafından kaleme alınmış kadın karakterlerin iç dünyasına ilişkin saptamalar ve anlatımlar nokta atışı yapıyor ve iç dünyasını neredeyse bir kadının ağzından dinliyor gibi aktarıyorsa bundan büyük bir övgüyle bahsediliyor.  Bana kalırsa bu durum yazarların kaleminin büyüklüğünden başka bir şey değil. Olması gereken buymuş gibi. Bir erkek, bir kadın, çiftçi, köylü, burjuva, çocuk ya da genç fark etmiyor. Onları büyük yapan tam da bu, karakterlere bürünmeleri. Bir eserin her dönemde okunmasında ve sevilmesinde ayrıca en önemli etkenlerden biri.

    Zweig, için de bu hususa ayrıca değinmeye gerek var mıdır? O zaten mükemmel bir gözlemci. Psikolojik ve sosyolojik analizleri her dönemde, her yaşta tekrar tekrar okunası. Bir kadın, bir anne, bir mahkum olması Zweig için önemli değil. Çünkü o cinsiyetlerin ve statülerin ötesinde insanların vicdanına ve iç dünyasına çeviriyor kalemini. Geniş bir okuyucu kitlesine sahip olması da, tüm eserlerinin çok sevilip benimsenmesi de bundan başka bir şey getirmiyor benim aklıma.

    Korku, İrene’nin aşığının dairesinden yine bir gün çıkıp her zamanki gibi yoluna devam edecekken bir kadınla çarpıştığı anda başlar. İrene, acemi adımlarla ‘’pardon’’ diyerek uzaklaşmaya çalışır. Fakat kadın izin vermez, sonunda İrene’yi yakaladığını söyler. Ve ardından İrene’nin yüzüne tokat gibi çarpan sözleri patavatsızca sıralar. ‘’Siz namuslu bir kadınsınız değil mi, sözüm ona! Bir koca, onca para ve sahip olduğunuz her şey size yetmiyor, bir de zavallı bir kızın erkeğini baştan çıkarıyorsunuz…’’ İrene irkilir. Karşısındaki kadının cüreti onu şaşkına çevirir. Kekelemeye ve sesi titremeye başlar.

    İrene anlam veremediği bu karşılaşma yüzünden yasak ilişkisine nasıl başladığını sorgular. Onu bu çıkmaza sokan sebep neydi? 

    Rahat, zengin ve sorumluluktan uzak, güvenli bir yaşam süren İrene bunları kaybetme tehlikesiyle ilk kez karşı karşıya kalmıştır. Daha önce hiç farkına varamadığı güzel yaşamı ellerinin arasından kayıp gidecektir. Bu gerçekle yüzleşen kadın gün geçtikçe kendisini içine çeken dev bir girdabın ortasında bulur. Kurtulmaya çalışır ancak her geçen gün bu girdabın içinde kaybolur.
    Yaşamı allak bullak olmuştur. Ve olayların bu raddeye nasıl geldiğini anlamaz bile İrene. Sadece iliklerine kadar hissettiği tek şey korkudur.
    Öyle ki bu korku yüzünden eşinin onu affetmeye hazır olduğunu bile göremez. Pişmanlık onu tüm hücresine kadar sarıp sarmalar. Korku, İrene’yi bir zaman sonra tamamen ele geçirir.

    Zweig, korkunun bireyler üstündeki etkisini İrene karakteri üzerinden aktardığı kitapta; İrene’nin ruhsal değişimlerini ve gün be gün karamsarlığa düşüşünü, çıkış yolu olmasına rağmen gözünün korktuğu güçten başka hiçbir şeyi görmemesini, intihardan başka çözüm yolu bulamamasını, korkunun yürekleri nasıl ablukaya aldığını, acınası halini, halimizi gösteriyor. Hepimizi İrene’nin kapıldığı bu korku dalgasında boğulacak kadar sahici yapıyor bunu.

    Mecburiyet


    Zweig ile tanışmam yıllar önce Satranç kitabı ile olmuştu. İncecik kitabı bitirdiğimde elimden bırakmam bir hayli zaman almıştı; sayfa sayısına inanmam da. Bir günün kısacık ikindi vaktine sığan bu kitap ile sanki anımsamadığım kadar çok zamandır birlikteydim. Bu kadarcık kısa yolda böylesi uzun hikâyeyle daha önce karşılaşmamıştım. Zweig, o akşamüzerine doğru boş sayfaların başında cümlelerini harf harf kalbime vurarak yine, yeniden yazıyordu. İlk kez yazıyor gibi.. En başından tekrar yazıyormuş gibi.

    Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarına tanıklık eden Zweig savaş karşıtı görüşlerini tüm insanlığa anlatmak derdindeydi. Hayattaki amacı savaşın getirdiği yıkımları dünyaya duyurmak olan Zweig eserlerinin ana temasına bu mesajı iliştirmişti.
    Mecburiyet adlı eserinde ülkesindeki savaştan kaçan bir ressam ve eşinin savaş ve hayat arasındaki mücadelesini konu edinmiştir. 

    İsviçre’ye kaçıp buraya yerleşen ressam Ferdinand’ın en büyük hayali en güzel resmini yapmak.

    Fakat Ferdinand’ın içi hiç rahat değil. Nitekim bu his kısa zamanda tüm gerçekliğiyle karşısına dikiliveriyor.  Konsolosluğa gelen bir yazı onu ülkesindeki savaşa çağırıyor. Ferdinand bu güç ile başa çıkabileceğini düşünmüyor.

    Canavarlaşmış bir makine peşindedir ve bu makineye karşı gelmesi mümkün değildir. Karısı ise şiddetle karşı çıkar. Hiçbir insani gücün kendi isteği olmaksızın onu özgürlüğünden alıkoyması düşünülemez. Kocasının bu kararsız halini; kararsızlıktan daha kötüsü onlara boyun eğmesini, çağrılarına yanıt vermesini kabullenemez.
    Ferdinand ve karısı Paula insani duygularıyla savaşı hep reddetmişlerdi. Bu vahşi sisteme karşı çıksalar da vicdanen reddetseler de Ferdinand bir parçasının bu güce ve sisteme ait olduğunu düşünür. O istese de istemese de bu güç eninde sonunda onu yakalayacaktır.  

    Karısının tüm itirazlarına rağmen bir sabah ondan habersiz garın yolunu tutar. Etraf sessizdir. Ferdinand ise tedirgin. Karısının ona yetişip alıkoymasından, gitmesine engel olmasından korkuyordur.

    Ferdinand’ın adımları hızlı. Gardan içeri girebilmiş soluk soluğa. Ama karısından kaçamamış.
    Paula kocasının karşısına dikilir. Gitmek zorunda olmadığını tekrarlar. İsterse buradaki hayatına kaldığı yerden devam edebileceğini söyler. Bu zorbalığa ortak olmak zorunda değildir.
    Ferdinand’ın kararından dönmediğini gören Paula çılgına döner. Kocasının korkak olduğunu, bu aptal korkusunun da Ferdinand’ın da ondan uzak durmasını bağıra çağıra söyler. Etraftakiler bir karısına bir Ferdinand’a şaşkın gözlerle bakar ve alaycı tavırlarla gülerler.

    Ferdinand karısının kollarından kurtulur ve arkasına bile bakmadan kendini vagona atar. Alkışlar, kahkahalar.. ‘’Kaç, uzaklaş…’’ diye bağıranlar.
    Ardında bıraktığı kalabalığın kahkahaları artıyordu, Ferdinand’ın da utancı.
    Özgürlüğünü utanç ve korkuyla değiştirmişti artık.

    Uzayıp giden rayları düşündü Ferdinand. Acı acı izledi, önce üzerlerinden ezip geçişlerini sonra arkalarında kalışlarını. Ardından gözden kayboluşlarını. Birkaç metre, birkaç kilometre ya da bir köprü, bir sınır… Bir adım öteye geçtiğinde değişen hayatları.
    Tren beynindeki düşünceleri sarsarak durdu. Şimdi onun için dönüşü olmayan asıl yolculuk başlayacaktı. Birazdan bu trenden inecek, onu vatanına, savaşın tam ortasına götürecek diğer trene binecekti.

    Haykırışlar, gözyaşları, çığlıklar birbirine karışmıştı. Koşan, sarılan, birbirini kucaklayan insanlar sağa sola koşturuyordu. Bu trenin savaşın vahşetinden kurtulan askerleri getiren tren olduğunu az zaman sonra anlayıverdi Ferdinand.

    Etraf bir anda sessizleşti. Yaralı askerlerin sedyeyle taşındığını gördü. Vücutları yanmış, uzuvlarının bazıları kopmuş, bir deri bir kemik kalmış askerler savaşın tüm felaketini orada gözler önüne sermişlerdi.

    Ferdinand hiç beklemediği bu görüntüler karşısında felce uğramış gibi sarsılmıştı. O anda derinden bir çığlık kopup geldi. O da bunu mu yapacaktı? İnsan onurunu ve hayatını böylesi hiçe sayıp, tüm bu suçun ortağı mı olacaktı? Kana mı bulayacaktı ellerini?

    Tutsaklığı, korkusu, utancı ve mecburiyeti içinden yükselen kocaman bir özgürlük ateşinin içerisinde eriyip gitti. Ferdinand yaşamını kaybetmek üzereyken yeniden hayata dönen biri kadar iyileşmiş hissediyordu.
    ‘’Asla asla’’ diye bağırdı. Ve onu sadece birkaç yüz metre sonra savaşa taşıyacak o trene binmedi.

    Akşamın geç saatlerinde evine geldi.
    Yaşamak eyleminin tüm gücüyle sevdiği kadına sarıldı. 

    **
    Zweig, savaşa karşı vicdani reddini Ferdinand karakteri üzerinden yansıttığı bu eserini yazım aşamasında Firari olarak tasarlamış. Daha sonra Mecburiyet ismini vermiş. Ferdinand hikâye boyunca bu etki altında olduğu için bu isim kitabın hem ismi hem de özeti sayılabilir.

    Birkaç güne sığdırılmış bu kısacık öykü aslında insanlığın kısa bir tarihi. Düzenin oluşturduğu vahşetin vicdanlarda açtığı yaraların tek çözümü, insanların hümanist duygularla hareket etmesi ve sadece bir kere kalplerinin ve vicdanlarının seslerini dinlemesidir.

    Bir tek yaşam var ve çizginin hangi tarafında olacağımız kendi seçimimiz. İnsan düşünüyor, böylesi bir başkaldırı bunca zaman akmış kanı durdurabilir miydi? Utanç korkuyu yenebilir miydi? İnsanlığın vicdanı özgür kalabilir miydi?

    Tessa De Loo

    Anne Frank’ın Hatıra Defteri’ni bitirdiğim akşam elim başka kitaba gitmedi. Anne Frank, kalbimi öyle doldurmuştu ki yerini bir süre farklı karakterler alamayacaktı. Anne’nin  SS subayını gördüğü andaki hayal kırıklığı gözlerimin önünde yaşanmış gibiydi. Gözlerinin içindeki öfke ve acıyı görebiliyordum. Karşımda o günkü haliyle capcanlı dikiliyordu sanki.

    Kitabı kapatır kapatmaz ardından Anneden bahseden yazıları okumaya başladım. Onun hakkında ne kadar yazı varsa hepsini okuyabileceğimi düşünüyordum. Yazıların peşinden belgeseller ve birkaç video daha... Zihnimden ve kalbimden Anne’nin hatırası silinecek korkusuyla.

    O akşamın ertesi günü de aynı şekilde devam etti.  Başka bir kitap seçememiş,  Anne için yazacağım yazıya uygun kelimeleri düşünüyordum. Tek derdim kelimelerim Anne’yi incitmesindi.

    Bir ara hislerimle kelimelerimi yalnız bıraktım. Masamın karşısındaki duvarda yaslanmış kırmızı metal dolaba doğru yaklaştım. İçinde üst üste yığılı kitaplara takıldı gözlerim. Belki cümlelerime yoldaş olabilecek birkaç satır bulabilme umuduyla baktım.
    Aynı yayınevinden çıkmış siyah kapaklı klasiklere bir göz attım. Arka kapak yazılarını okuyor sonra aldığım yere tekrar bırakıyordum.  Hiç dokunmamışım gibi öylece duruyorlardı.
    Siyah kapaklı bir kitap daha geldi elime. Ama klasik değil. Zaten onu aldığım yere de tekrar bırakamadım. Ortadan ikiye keskin bir çizgiyle bölünmüş kapak resminde, biri siyah diğeri beyaz elbiseli iki kız çocuğuyla göze geldik. İki gündür en iyi tanıdığım hayal kırıklığıyla dolu gözlerle baktılar bana, benzer acıyla. Artık nerede biri bana böyle baksa tanırım.

    İki küçük kızın hemen üzerinde iri puntolarla İkizler yazıyordu. Haklarında öğrendiğim ilk şey. Arka kapak yazısını okumak için elimde çevirdim kitabı, daha fazlasını öğrenme merakıyla.
    Acıları benzerdi Anne Frankla çünkü hikâyeleri ortaktı. İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasından yıllar önce hem annelerini hem babalarını kaybeden Lotte ve Anna’nın hikâyesi de savaşın getirdiği acılarla doluydu.

    1925 yılının Almanya’sında huzurlu ve mutlu bir yaşam sürdüren Anne ve Lotte için bu hayat sadece altı yaşlarına kadar devam edecektir. Önce annelerini sonra babalarını kaybeden ikiz kardeşlerin mutlu yaşamları geçmişte kalacaktır. Öksüz kalan kardeşlerden hasta olan Lotte zengin akrabalarının yanına Hollanda’ya gidecek orada eski sağlığına kavuşacak ve sevgi dolu ortamda büyüyecektir. Anna’nın kaderi ise bambaşka seyredecektir. Köyde amcasının yanında kalan Anna zorlu koşullarda, aşağılanma ve dayaklarla büyüyecek, okula gitmesine dahi izin verilmeyecektir.
    Hayata aynı anda başlayan ikizler için hayat birbirinden farklı dünyalarda, bambaşka kaderlerde devam edecektir. Fakat birbirlerini de asla unutmayacaklardır.
    Kalplerinin bir köşesinde yaşamları boyu birbirlerinin adını taşıyan ikiz kardeşleri, tüm sular durulduktan ve acılar dindikten sonra; mutluluk da artık çok önemli değilken kader bir kez daha bir araya getirir. İki yaşlı kadın olarak yolları yıllar sonra tedavi amacıyla gittikleri kaplıcada kesişir. Anna ve Lotte için bu karşılaşma yılların hesaplaşması olacaktır.

    İki yaşlı kadın zamanda bir yolculuğa çıkarlar. Biriktirdikleri ne varsa ömürlerine dair yaşamlarının sonunda birbirleriyle paylaşacaklar. Kendilerini ayıran hayata inat beraber omuzlarcasına tüm yüklerini birbirlerinde teselli arayacaklar. Yürüdükleri yollarda dizlerine batan dikenleri yüzlerindeki çizgilerin ardına saklayacak, yolun sonunda teselliyi yine kardeş olmakta bulacaklar.

    İki küçük kız kardeşler ayrı ülkelerde yaşamlarına devam etmeye başladıklarında ayrı bir hayat düşlemiyorlardı elbette. Birbirlerinden haberdar olmalarının tek yolu vardı; mektuplaşmak. Gelecek mektup için günlerce, haftalarca, aylarca beklediler. Fakat yıllar geçti ne bir mektup, ne de bir haber geldi ellerine. Çünkü mektuplar yazılıyor fakat postalanmıyordu. Anna’nın elinde bir adres bile yoktu. Çaresi Lotte’den gelemeyecek(!) mektubu beklemekti. Lotte’nin mektupları ise tozlu bir kutu içinde koparılan takvim yaprakları gibi birikiyordu. Mektupları saklayan Lotte’nin üvey annesi bir şeyi unutuyordu; mektuplar yıllanacak ama asla eskimeyecekti.

    Yıllar geçiyor, küçük kızlar büyüyordu. İlk gençlik yıllarında Lotte sürekli övgü ve beğenilerin odağında özgüvenli ve güzel bir genç kız olarak ilk aşkını da hemen o yıllarda buluyor. Anna için ise yıllar çok ağır geçiyor, okula gitmenin hayali kalbini yakıyordu. Amcasının dayaklarından ve bu küçük dünyadan kurtulmanın yolunu arıyordu.

    Amcasından öldüresiye dayak yediği bir gün papaz Anna’ya nihayet el uzatıyor. Ona sahip çıkıyor ve amcasının elinden kurtarıyor. Anna tamamen iyileştikten sonra hizmetçilik yapmak için birkaç evde çalışıyor.

    Lotte ise o anlarda kitapların arkasına saklanmış tozlu kutuyu buluyor. İçinde Anna’ya yazdığı postalanmamış mektuplar..

    Gençlik dönemlerine denk gelen 2.Dünya Savaşı ve Nazi yılları iki kardeşinde hayatlarında onulmaz yaralar açacaktır.

    Savaş yılları ve Nazi döneminde iki ayrı kutupta yer alan ikiz kardeşlerin aldıkları yaralar aynıdır. Lotte, sevdiği adamı toplama kampında, Anna sevdiği adamı orduda kaybedecektir. Fakat Lotte için bunu kabullenmesi kolay değildir. Çünkü sevgilisini Almanlar yani Anna’nın tarafı öldürmüştür. Anna ise katil ve suçlu olmadığını ikiz kardeşine ispatlamak derdindedir.

    Lotte’ye göre çok daha zor bir hayat yaşamış fakat her zorlu yolun sonunda direnen insanlara has o tebessümü yüzüne takmış Anna, ömürlerinin son zamanlarında ikizini her an ‘’kardeş’’ kaldıklarına ikna edecektir. Anna kardeş olmanın ötesinde, kardeş kalabilmek için verdiği mücadelesini ömrünün sonunda kazanacak, ardından kalbimi de.

    Nazi dönemini Almanların cephesinden anlatan kitapları okumayı da çok seviyorum. Özellikle Hans Fallada bu konuda en başarılı bulduğum yazarlar arasında. Savaş yıllarında evlerinden yurtlarından olan, sevdiklerini kaybeden Yahudilerin dışında karşı taraftaki Almanların da aynı zorlukları ve kayıpları yaşadığını anlatan eserler bize tek bir şey anlatmaya çalışıyor, Savaşın kazananı yoktur..

    Kitabın hemen peşinden filmini de izledim. Normalde kitaptan çekilen filmleri kitaba göre hep başarısız bulmuşumdur. Durum farklı olmayabilir ama ben filmi kitabından bağımsız, kitapta girdiğim dünyayı aramayarak izlemeye başladım. Bu sebeple midir bilmiyorum, filmi de ayrı olarak çok beğendim. Sanırım bunda ‘’kardeş’’ temasının etkisi büyük. Kardeş olmanın dayanılmaz bağlılığı.

    Kardeş kalabilmenin sonsuz güveniyle... Tüm yorgunluklar sona erecek.



    Kitabın kapağını usulca kapatıyorum, Anne Frank’ın hatırasını incitmeye korkarak. Akşamüzeri. Kitabı kapatırken gözlerim takvime kayıyor. Anne Frank’ın günlüğündeki tarihlere son yaprağı ben eklemek istiyorum. Baharın son günü, 31 Mayıs 2018. Günlerden Perşembe. Kapattığım kitabı tekrar elime alıyorum, Anne’nin herhangi bir 31 Mayıs gününde ne yaptığını merak ediyorum. Sayfalar arasında sadece bir tane 31 Mayıs tarihi varmış. Bundan 74 yıl önce bugün, baharın son günü Çarşambaymış. ‘’Ben hala sıcağa dayanamıyorum, bugün hava güneşli ama iyi bir esinti var. Neyse ki buna seviniyorum’’ yazmış. Hava bugün de sıcak. Ama ben sevinemiyorum. 31 Mayıs 1944 Çarşamba tarihinin yanına not düşüyorum, 1944 yılının son bahar günü, Anne’nin son baharıymış.

    12 Haziran 1942, Anne tarihe hatırasını kazımaya başlıyor. ‘’Şimdiye kadar kimseye açmadığım her şeyimi sana açabilmeyi umuyorum. Umarım sen benim için büyük bir huzur ve destek kaynağı olursun.’’ diye yazıyor günlüğünün ilk sayfalarına, doğum gününde başlatıyor hikâyesini. 1 Ağustos 1944 yılına kadar devam edebiliyor.

    Günlüğünü ise tek cümleyle tarif ediyor, ‘’Kâğıt insanlardan daha sabırlıdır.’’ Ben de diyorum ki, Anne tüm kız çocuklarından daha güçlü ve dayanıklıdır. Anne’yi arzu ettiği biçimde anımsıyorum.

    On üç yaşındaki bir kızın olağan hayatı gibi başlıyor Anne’nin hikâyesi de. Okul arkadaşlıkları, kız rekabetleri, abla kardeş çekişmeleri, annesine olan öfkesi, babasına olan aşkından bahsediyor.

    1940 yılının Mayıs’ından sonra ise iyi günleri tepetaklak oluyor Anne’nin deyimiyle. Önce savaş, ardından teslimiyet,  Almanların egemenliği. Ve Yahudiler için sıkıntıların, zulmün başlangıcı. Ardından yasaklar: Yahudiler bisikletlerini teslim etmeliler, Yahudiler tramvaya binemezler, özel dahi olsa arabaya bile binemezler, Yahudiler akşam sekizden sabah altıya kadar sokağa çıkamazlar, Yahudiler tiyatro, sinema ve diğer eğlence yerlerinde duramazlar, Yahudiler halka açık yerlerde spor yapamazlar, Yahudiler Hıristiyan evlerine giremezler… Anne yazmaktan yoruluyor yasakları sonra ben okumaktan. Bunlara benzer birçok şey diyor. Kestirip atıyor. Hayatımız diyor, ‘’o yasak bu yasak’’ diye böyle devam etti.

    Ve yasakların sonrası malum, tarihin karanlık yüzü; toplama kampları.

    Tarih 8 Temmuz 1942 olduğunda ise Frank ailesi için savaş gerçek yüzünü asıl şimdi gösteriyor. Henüz 16 yaşındaki ablası Margot’un, SS’lerden gelen bildiri ile toplama kampına götürüleceği söyleniyor. Ama Margot gitmeyecek!

    Çareyi baba Otto Frank zaten bulmuştu, Saklanmak!  

    Gün bitmeden son paragrafta toplanmamış yataklar, masada kahvaltı artıkları, kedi için mutfakta yarım kilo et… Tüm bunlar Frank ailesinin alelacele gittiği izlenimini bırakmak içindi.

    Anne, mevsimlerin ne getireceğini bilemediğinden üzerine kat kat elbiseler giyer Arka Ev’e doğru yolculuğa çıkarken. İki gömlek, üç pantolon ve bir elbise, bunlara ek olarak da etek, manto, yazlık mont, iki çift çorap, kalın ayakkabı, bere, şal ve daha bir sürü şey.

    Anne Frank ve ailesi ikinci dünya savaşı yıllarında Nazi’nin Yahudilere karşı yaptığı zulümden kaçarak çareyi babasının işyerine saklanmakta buldular. Nazi’nin en acımasız ve en kanlı döneminde sığındıkları bu yere Anne ‘’Arka Ev’’ ismini verir. Burada geçirdiği süre boyunca günlüğüne yaşadığı ruhsal ve fiziksel değişimlerini, ailesini ve beraber saklandıkları diğer Yahudiler ile olan ilişkisini anlatır. Radyo haberlerinden aldığı gelişmeleri de an be an aktarır.

    Savaşın yorgun ve acımasız yükünün altında iki yıllık bir esaret hayatı başlar Frank ailesi için. 263.numaralı apartmanın çatı katında bir kitaplığın ardındaki gizli bölmede yaşama tutunmaya çalışırlar. Dışarı çıkmaları, pencerelerden bakmaları yasak. Kimsenin onları duymaması ve görmemesi lazım. Ve bu belirsiz saklambaç oyunu tam 25 ay sürer.

    Anne, Arka Ev’de umutlarını, hayallerini, korkularını, görmek istediği yerleri, yapmak istediklerini, öfkesini ve sevgisini büyük bir arzuyla yazmaya başlar. İleride büyük bir gazeteci sonra yazar olmak ister. İlk kitabının ismi Arka Ev olacaktır.

    Ufacık bir kız çocuğu olarak başladığı bu serüven onu daha çok düşünmeye ve öğrenme isteğine itecektir. Dünyayı değiştirebileceğine inanır. Yaşına rağmen öyle olgun fikirleri vardır ki, bazen kurgu mu? diye hayrete düşürebilir.

    Arka Ev’de yaşam tüm kısıtlı imkânlara rağmen Anne için şükür etme sebebidir. Bu imkânlara sahip olamayan milyonlarca insan vardır. O küçük gizli bölmede yaşamlarını devam ettiren insanlar gülmek ve mutlu olmak için hep bir sebep bulurlar. Çünkü umut etmeleri gereken bir şey vardır. Savaşın bitmesi ve özgürlüklerine kavuşmak gibi.

    İnsanın acı eşiği ne kadar yüksek. Ve umut sen her acının ilacı.

    Anne, o gün o zorlu şartlarda bile eğitimine asla ara vermez. Tarih kitapları okur, matematik çalışır, öykü yazar. Küçük yaşında edindiği zor tecrübelere, kapanıp kaldıkları bu deliğe ve önündeki belirsiz sürece rağmen Anne umut etmekten hiç vazgeçmez.

    Ta ki, 1 Ağustos 1944 Salı gününün son satırına kadar.
    Çare arıyorum… cümlesinin hemen altında
     ‘’Anne’nin hatıra defteri burada bitiyor’’ yazar.  

    O yaz gününün birkaç gün sonrası 4 Ağustos sabahı, saat on ile on buçuk arası, Prinsengracht sokağı 263 numaralı evin önünde bir araba durur. İçinden üniformasıyla bir SS subayı iner.

    Anne’nin cümleleri biter.

    Savaşın getirdiği tüm korkuları ve üzüntüleri bir kız çocuğunun gözünden dünyaya haykıran Anne,

    ‘’Hatıra defteri tutmak benim gibi biri için tuhaf bir duygu. Yalnızca daha önce hiç yazmadığımdan değil. İleride ben de dâhil hiç kimse on üç yaşında bir kızın içinden geçenlerle ilgilenmeyecek gibi geliyor.’’  derken kısacık ömründe bir kez yanılır.


    Ray Bradbury

    Çok uzak olduğum bir dünyada durakladım yakın zaman önce Fahrenheit 451 ile beraber. ''Distopya'' diye adlandırılan yer korkunç bir coğrafya! Biraz kalp sıkışmasını göze almak gerekiyor. Hayır sadece okuduğunuz cümlelerin sarsıcılığından dolayı değil, '' ya bir gün gelir de tüm bunlar yaşanırsa'' gerçeğinden kaçacak yeriniz olmamasından kaynaklanıyor.

    Çok severek okuduğum bir tür değil distopya. En son ne zaman okuduğumu hatırlamayacak kadar uzağız birbirimize. Fahrenheit 451 ile bu mesafeyi katetmeye çalıştık. Başardık mı bilemiyorum. Okumasaydım da kaçsaydım daha mı iyiydi bu hikayeden? Ama nereye kadar.

    Ne yazık ki öyle kitabın kapağını açmadığın için kaçabileceğim bir dünya değil içerideki. Çünkü yakın zamanlarda buna benzer hikayeler yaşandı, yaşanıyor ve yaşanacak. Okuduk ve haberdarız. Meydanlarda yakılan kitaplar, neden yasaklandığına anlam verilemeyen kitaplar, yok edilen kütüphaneler. İnsanlar, kitapların canlarını acıtmaya devam edecekler. Bu bir kibrit çakıp sayfalarının tutuşmasını beklemek, kırmızı ateşlerin arasında kül olduğunu izlemek gibi bir şey de değil sadece. Onları okumamakta buna dahil. Ve yeterince korkunç.

    Geçmiş zamanlarda kıyılmış, yok edilmiş kitapların hatırası kalbimde okumaya başladım Fahrenheit 451'i. Geçmişten günümüze bazı şeylerin değişmediği gibi gelecekte de değişmeyecek daha kötüye mi gidecekti. Evet, gelecekte bir yerdi burası ve zaman daha da karanlıktı. Ve gökyüzü tek rengini  ancak kitapların içine atıldığı ateşten alıyordu. Sonra kül oluyor, her renk kül rengine boyanıyordu.

    Geleceğin Amerika'sında halkın kendi isteğiyle kabul ettiği totaliter rejim hakim. Bu korkunç coğrafyada kitap bulundurmak yasak ve bunun cezası kitapların yakılması.Ve günümüzde Amerika'da en kutsal meslek kabul edilen itfaiyelerin görevi ise yangın söndürmek değil, kitapları yakmak!

    Montag ise yaşamı sorgulamayan her şeyi olduğu gibi kabul eden bir itfaiye eri. Ki kitaptaki kahramanlar bu sistemin içerisinde kendi düşüncelerini yitirmiş, sisteme teslim olmuş bireyler.
    Peki hepsi bu sisteme beyinlerini, kalplerini kaptırmış kişiler mi? Tabi ki değil. Montag'ın da düşünce ve duygu dünyası bu kişilerle karşılaştığında değişmeye başlıyor ve Onu sorgulamaya, düşünmeye itiyor. İlk önce 17 yaşındaki Clarisse ile karşılaması ve kızın ''Bay Montag mutlu musunuz?'' diye can alıcı sorusu Montag'ı kalbinden yakalıyor. Daha sonra hayatının kırılma noktasını ise ihtiyar bir kadının evine görev için kitaplarını yakmaya gittiklerinde yaşıyor. Yaşlı kadın kitaplarından vazgeçmiyor. Kitapları için ölmeyi ve onlarla beraber yanmayı göze alıyor. Montag düşünüyor,
    ''Eğer kitaplar uğruna yanılacak, ölünecek birşeyse biz bunları neden yakıyor, yok ediyoruz?''

    Ve gittiği diğer evlerden kitap toplamaya başlıyor. Korkusu yüreğine sığmasa da panzehirini almıştır artık.
    İnsanların birbiriyle hiç iletişiminin olmadığı, sadece televizyonlardan birbirleriyle haberleştikleri, evleri ve çevreleri devasa ekranlarla kaplı bu dünyadan Montag kitaplar için bir kurtuluş yolu aramaya çalışır.
    Kendilerini  yabanda ağlayan tuhaf bir azınlık olarak gören; tarihi, edebiyatı, bilimi ve dini yaşlı beyinlerinin içine saklamış kitap insanların arasında bulur aniden. Montag da onlardandır artık. Ve hep birlikte şehirleri öldüren savaştan kaçmaya çalışırlar.

    Günümüzden 500 yıl sonrasının zamanı bile olsa başlarda her şey buradaki gibidir. Peki işler nasıl bu evreye gelmiştir? Ekranlar sayesinde!
    Televizyonlar yavaş yavaş kitapların yerini almaya başlamış ve kitaplar okunmaz olmuş, terk edilmiştir. Çünkü insanlar için kitap okumaktansa televizyon izlemek daha cazip hale gelmiştir. Televizyon izlemekten kitap okumaya ayıracak zaman kalmamıştır. Kalın kitaplara da ihtiyaç yoktur. Kitapların özeti çıkartılır. Sonra özetinin özeti. Ve en sonunda basılmaya değer hiçbir şey kalmaz.

    Rad Bradbury kitabı 1953 yılında Amerika'nın olası geleceğini hayal ederek televizyonun henüz yeni doğduğu bir dönemde kaleme almış. Çok acı ki insanoğlu o zamana doğru hızlı bir şekilde evriliyor.

    Aklım nice yüzyıllarda katledilen ve ileride yok olması ihtimal kitaplarda son sayfayı kapatırken. Eyvah! Katilleri aramızda.

    Ebubekir Subaşı


    Geçmiş zamanlara iyi bak. İhtiyacın olan güç oralarda bir yerlerdedir belki.. 

     Aralık.. İyiki dediğim nadir kitaplardan biri elimde. Son geceleri. Adını tarihin tozlu sayfalarına altın harflerle kazımış ama adı gitgide daha hoyratça, dillerden savrulmuş gönüllerden kopmuş kahramanlar belleğimde.. 
    Uzun zamandır çıkmak istediğin yol önünde uzanır ama bir türlü çentik atılamaz takvim yapraklarından bir rakam bir güne.. Öyle bir gündeyim. Çıkmak istediğim yol önümde değil geçmişte uzanıyor tek farkla. Koca bir memleketin geçmişinde. Memleketimde. Nice kahramanları nice destanları heybesinde saklayan, lügatta anlamı üzerinde yaşanılan kara parçası olan. Vatan... 
    Bir cesaret, bir gayret gerekli. İçimde ufak, hissedilmez var yok arası bir kıpırtı harekete geçecek bir sebep arıyor. Bir kıvılcım, sonrası önünde duramayacak uzaklık, unutkanlık biliyor.
    Daha Yeni Kayıtlar Önceki Kayıtlar Ana Sayfa

    KİTAPİLE


    ETİKETLER

    Anı Biyografi Kitap Roman

    kitapile ♡ yazdı.