kitapile
  • ANASAYFA
  • KİTAP
    • ROMAN
    • HİKAYE
  • KİTAP SERİ
    • HAY KLASİKLER DİZİSİ
    • SAİT FAİK ABASIYANIK
  • BANA ULAŞIN
    Hüseyin Rahmi Gürpınar

     Uzun zamandır yazmıyordum, geri dönüşümün böylesi özel bir kitap ile olması beni ayrıca çok mutlu ediyor. Bunun iki sebebi var. Birincisi, Türk Edebiyatı serisi ile dönmek (İş Bankası Kültür Yayınları yine çok harika bir iş yapıyor💓 ) ikincisi ise bu seriyi kız kardeşimle beraber okumak. İki hayalim, geri dönüşümü de eklersem üç hayalim birden gerçekleşiyor.. Umarım dönüşüm kesin olur :)

     Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç'ı ikinci okuyuşum aslında. Fakat okumuşum da nasıl okumuşum. Hafızamı zorlamama rağmen izine rastlayamadım. İlerledikçe ve kitabı bitirdiğimde nasıl bir şey hatırlayamadığıma dair hem şaşırdım hem biraz kendime kızdım. Çünkü baştan sona harika bir Türkçe, çok naif ve eğlenceli bir hikaye okudum.

     Öncelikle Hüseyin Rahmi bunu nasıl yapmış dedirtti kitap bana, çünkü aynı dönemde yazılmış birçok eserde bir tepeden bakma durumu seziyordum. Oysaki Hüseyin Rahmi Gürpınar bunu halkın içinden biri gibi yapıyordu. Ne karakterleri eziyor ne göklere çıkarıyordu. Değişmeye başlayan kültür ve toplumun o iki farklı yanını da doğallıkla karşılıyordu ve ben okurken karakterleri kendi görüşleriyle benimseyerek ve kabullenerek istemsizce yazara eşlik ediyordum. Ne sözde bir aydınlanma vardı ne de çağdaşlaşma ve batılılaşma adına eski kalan inanışlara, düşüncelere bir küçümseme.

     Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç, her 75-76 yılda bir görünen Halley Kuyruklu Yıldızı'nın 1910 yılında yazarın deyimiyle, dünya sakinlerine  bir şey hissettirmeden tam bir nezaketle geçip gitmeden önce yazılmaya başlıyor. Tabi bunu o sıralar henüz kimse bilmiyor. Halley Kuyruklu Yıldızı'nın dünyaya çarpacağı söylentisi hızla halk arasında yayılmaya başlıyor. Bu söylentilerle beraber her türlü kıyamet senaryosu, felaketler silsilesi de birbirini izliyor. Halk korkuyla, telaşla birbirine dünyanın sonunun geldiğini anlatıp duruyor. Bu zamandan pek farklı da sayılmaz.

     Kitap işte tam böyle bir curcuna ortamında başlıyor. Mahalle kadınları birbirine Halley Kuyruklu Yıldızı'nın dünyaya büyük bir şiddetle çarptıktan sonra kuyruğuna takıp ne varsa alıp götüreceğinden, her şeyin yerle yeksan olacağından, evlerinin, yuvalarının başlarına yıkılacağından bahsederlerken tanışıyoruz onlarla.

     Tüm bu karmaşanın ortasında aslında insanların tüm heyecanının ve korkusunun kendi özünden uzaklaşması olduğunu hissediyorum. Çünkü insanın korkusu kainatın düzenini bilmemesinden, nihayetinde kendine yabancı olmasından kaynaklanıyor. Kendini özünü tanımayan evrenin sırrına erebilir mi hiç? Sona doğru hızla giderlerken, ölüm yaklaştıkça tüm insanların birbirlerine yaptıkları hileleri anlatmaları ve yüzleşmeleri ise insan gerçeğini tekrar gözlerimin önüne seriyor. Kitapta en sevdiğim ve beni düşündüren kısım buydu. İnsan aslında her dönem ne kadar aynı.

     Tabi ki Hüseyin Rahmi'nin tek derdi bu değil. Bu konu ekseninde toplumun bazı anlayış ve inanışlarına da ışık tutuyor. Bunların en başında ise evlilik ve aşk geliyor. Bir yandan eski geleneklerden kopmayan kesim diğer yanda ne istediğini bilen evliliğe ve sevgiye dair kendi kararlarına göre hareket eden bir kadın. Feriha. Bu iki kesimin çatışması ve sonunda eski fikirlere göre yeninin kazandığı bir son görüyoruz. O dönemin bildik güçlü ve güzel kadın figürü Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç'ın da ana figürü. Üstelik bu kadın bana hiç yapmacık ve dayatılmış bir kadın figürü gibi gelmedi. Doğal ve ne istediğini bilen, kararlı güçlü bir kadındı Feriha. Alışılmışın aksine evleneceği adamı ilk o görmüş, eşi onu seçmeden önce o kocasını seçmişti.

     Kitap başlarında çok fazla astronomi, fizik, matematik terimleri ve hesapları biraz sıksa da tüm bu karanlığın içinde  İrfan bey'in çabası ve insanları bilgileriyle aydınlatmaya çalışması kitaba beni bağlamaya yetti. İrfan Bey kuyruklu yıldızın dünyaya çarpacağı söylentisi ardından toplantılar yaparak insanlara evren, gökyüzü, astronomi hakkında bilgiler vermeye başlar. 
    Bu toplantılarda Feriha, İrfan Bey'i görmüş ve seçmiştir işte. Feriha İrfan bey'e mektup yazarak ilk adımı atmıştır.

     İrfan Bey ve Feriha'nın mektuplaşmasıyla yeni genç neslin değişen dünyada aşkı ve aslında ruhunu anlayabilecek birini arayışlarını da okuruz. Yer yer birbirlerine ters düşseler de sonunda aşka ve kendilerini bu dünyada gerçekten anlayabilecek birine kavuşacaklardır.

     Ben eski mahalle kültürünün olduğu bir yerde doğup büyüdüm, bir çoğumuz gibi. Bu kitapta geçen karakterlerin hepsini mahallemde gördüm, tanıdım, komşuluk ve arkadaşlık ettim. Mahallemi, sokağımı kitap sayfalarına taşıyan Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın bu serinin ilk kitabı olmasına şaşmamak gerek.

     Son sözümü söylemem gerek,  eski kelimeler ile eski İstanbul'un tadına doyamadım.


    Anlamı Bir Yaşam

    Minimalizm – Önemli Şeyler Hakkında Belgesel’ini izledikten sonra etkisi üzerimde hayli uzun sürmüştü. Hayatıma katkısı kendimi bile şaşırtacak düzeydeydi. Hala geçmedi, bana olumlu yönde değer katmaya devam ediyor.

    Belgeseli izlerken kitabını en kısa zamanda edinip okuyacağıma karar vermiştim. Çok geçmedi kitapla, Ryan ve Joshua ile tekrar buluştuk.

    Kitabın ismi Minimalizm- Anlamlı Bir Yaşam olarak çevrilmiş. Ryan ve Joshua kitapta Minimalizmden çok anlamlı bir yaşam nasıl elde edilebilir? bunun üzerinde durmuşlar. Elbette minimalizmin amacı da bu, fazlalıklardan kurtulup yaşamın özüne inebilmek, onu kavrayabilmek. Hayatımızı yaşamamızı engelleyen ne kadar kalabalık varsa onlardan sıyrılabilmek.

    Fakat şunu demek istiyorum. Minimalizm tanımı, uygulanması bu kitapta yok. Belgeselde öğrendiğim hiçbir şey burada tekrarlanmıyor. Aslında bu iyi bir şey sayılır. Belgeselde minimalizmi tanıyorsunuz, nasıl uygulayabilirsiniz fikir elde ediyorsunuz, kitapta ise bu yolda neler yapabilirsiniz, yaşamınızı nasıl kontrol edebilirsiniz, bunu öğreniyorsunuz. Ryan ve Joshua birçok pencere açmış oluyor böylece. Oldukça iyi iş.

    Minimalizme başlamak için mutlaka önce belgeseli izlemeli. Hem minimalizmin ne demek olduğunu, nasıl uygulanabileceğini anlatıyor hem de ilham verici.

    Ryan ve Joshua’nın hikâyesi herkes tarafından özümsenebilecek bir hikâye. Benzer sıkıntıları yaşadıkları hayatlarında minimalizmle karşılaştıktan ve onunla yaşamaya başladıktan sonraki serüvenlerini paylaşıyorlar. Verdikleri ‘’biz yaptık ve sizde yapabilirsiniz’’ mesajının içini çok iyi dolduruyorlar ve kendinizde o gücü bir şekilde buluyorsunuz. Öyle boş, kuru laflardan değil ettikleri yani. Üstelik ''biz yaptık, eğer anlamlı bir yaşam istiyorsanız sizde böyle yapın'' türünden emrivaki beyanları da yok. Sadece sizde keşfedebilirsiniz diye usulca fısıldıyorlar. Kitaptan neredeyse hiç kopmadan motive şekilde okumamı bu tutumlarına borçluyum sanırım.

    ‘’Minimalist olmak için yüzden daha az şeyle yaşamalısınız ve arabanız, eviniz ya da televizyonunuz olamaz, bir kariyeriniz de… Tüm dünyadaki egzotik yerlerde yaşayabilmelisiniz ve bir blog yazmak zorundasınız. Çocuklarınız olamaz ve ayrıcalıklı bir geçmişi olan, elit, genç bir adam olmalısınız.’’

    Tamam, şaka yapıyorlar.

    Kitabın arka kapak yazısında yer alan bu paragrafı, Ryan ve Joshua’nın üslubunun ne kadar sıcak olacağını sezmeniz için yazdım. Yaptıkları işi önemsiyorlar fakat en doğrusu bu, kurtuluş bizde gibi dayatmaları yok.

    ‘’Gerçekten mutlu musunuz?’’ diye sorarak başlıyorlar ilk sayfalarına. Ardından kendi mutluluklarına giden yolu anlatıyorlar. Anlamlı bir yaşama kavuşmalarında başlarından geçenler, aldıkları kararlar ve uyguladıkları yöntemler rehber olabilecek nitelikte. Abartmadan, süslenmeden, acıların çocuğu rollerine bürünmeden sade, minimalist bir şekilde sayfalara döküyorlar yaşamlarını.

    ‘’Biz Bu Noktaya Nasıl Geldik’’ bölümünde yaşamlarındaki mutsuzluklarından yola çıkarak minimalist oluşlarına kadar geçen evrelerden bahsediyorlar. Bu bölümde yine minimalizm hakkında detaylı olmasa da bilgi sahibi oluyoruz. Minimalizmi keşfedişleri, benimseyişleri ve The Minimalists’i oluşturma süreçleri yine burada.

    Hatta minimalizmin tek bir cümlelik özetini bile yapıyorlar: ‘’Minimalizm, hayatın fazlalıklarını elemenin, esas olana odaklanmanın, mutluluğu bulmanın, kendinizi gerçekleştirmenin ve özgürlüğün aracıdır.’’

    Minimalizmden bahsedişleri bu kadar. Sonraki bölümlerde anlamlı bir hayat yaşamanın anlamını anlatmak için uğraşıyorlar. Ve uzun beyin fırtınaları, kafa yorma, tartışma, araştırma ve deneyim sürecinden sonra bunun için belirledikleri ‘’beş değer’’ in içini açıyorlar.

    Ryan ve Joshua’ya göre anlamlı bir yaşama ulaşmanın yolu bu beş değerden geçiyor:

    Sağlık,
    İlişkiler,
    Tutkular,
    Gelişim,
    Katkı.

    Bu beş faktör için de başlarından geçenleri, uyguladıkları yöntemleri, başardıklarını, başaramadıklarını, vazgeçtiklerini anlatıyorlar.

    Biraz kişisel gelişimi anımsatması rahatsız etse de beni yine de iyiki okudum diyebiliyorum.
    Umarım yolculuğumda kendi anlamlı yaşamımı keşfetmiş olurum.
    Bir Delinin Hatıra Defteri

    Neredeyse iki yıl olmuş, belki daha fazla. Genco Erkal’ın Bir Delinin Hatıra Defteri oyununa gitmek istediğim süreden bahsediyorum. Bu kadar zamandır yakından takip ettiğim ama sürekli ertelediğim başka bir şey var mıdır? Hatırlamıyorum. Neyse ki geçen ay oyun tarihlerine bakmaktan bir adım ileri gidip kendime şu soruyu sordum:

    ‘’Gamze, bu efsaneleşmiş oyunu izlemenin mümkün olmadığı gün gelse hayatının geri kalanın da ‘keşke’ demez misin?’’ Cevabını bildiğim soruları çok severim. Ne ‘keşke’ si ya, sadece bu mu?

    Sesi susturduktan çok kısa bir zaman sonra artık sadece oyun tarihinin gelmesini bekliyordum. Sabırsızlıkla.

    11 Eylül Salı günü nihayet geldiğinde sabah heyecanla çıktım kapıdan. Akşamın olmasını beklerken bir güneş açtı, bir yağmur yağdı.
    Dün gece hikâyeyi tekrar okumuştum. Bir kitabın filmini okuduktan sonra izlemek gibi, oyununa da hazırlıklı gitmek mantıklı gelmişti. Oyun sonrası Eda ‘’keşke okumadan gelseydim’’ demişti, ben ise tam aksini düşünüyordum.

    Mesainin bitimiyle alelacele attım kendimi dışarıya. Hızla, koşar adım arabaya doğru ilerledim. Tiyatronun sahneleneceği salona ilk kez gidiyordum. Keşmekeş trafikten oyuna yarım saat kala ancak kurtulabildik. Salondan içeri girip, yerimize oturduğumuzda bambaşka bir dünyaya merhaba diyorduk. Artık sayılı dakikalar kalmıştı. Anons yapan kadın sesi ‘’oyunun başlamasına çok kısa bir süre kaldı…’’ diye son uyarıları yapıyordu. Biz ise çoktan perdeye kitlenmiş, aralanmasını bekliyorduk.

    Perde ağır ağır açıldı. Sahne muhteşemdi. Gözlerim kamaşmış, ‘’Sahnenin tozunu yutmak’’ deyimi aklıma gelmişti. O an, böylesi baş döndürücü çok az şeyin olduğunu düşünüyordum. Genco Erkal, iki üç saniye içerisinde sahnedeydi, ben henüz gördüğüm düşten pek ayılabilmiş değildim. Sahnenin dekorundan sonra Genco Erkal’da bir tokat attı yüzüme, kendime getirmek için değil ama ‘’neredeydin’’ bunca zamandır der gibi. Haklıydı, kitlenmiş bedenim söylediklerinin kanıtıydı. 

    Sanırım ilk 10 dakika ağzım açık kaldı.
    Büyülenmiştim.

    Bir kitabın sayfalarını soğuk ekranda izlemek hiçbir şeymiş, zaten oldum olası pek sevmem. Ama tiyatro bambaşkaymış. İvanoviç, gözümün önünde deliriyordu. Mimikleri, hareketleri, tavırları, konuşması… Genco Erkal, İvanoviç’in kimliğine bürünmekten öte, Onun ta kendisi oluveriyordu. Sanki bir sihirbaz karşımdaki.

    Aksentiv İvanoviç, dokuzuncu dereceden bir memurdur. Mutsuzdur ve işinden nefret ediyordur. Bir gün patronunun kızıyla karşılaşır ve ilk görüşte âşık olur. Fakat bu aşk tek taraflıdır. Bu durum İvanoviç’i iyice çıkmaza götürür, psikolojisi daha çok bozulur.

    Hikâye, İvanoviç’in günlüğü. Biz tüm hikâyeyi birinci ağızdan yani İvanoviç’in kendisinden dinliyoruz. 3 Ekim, günlüğünün ilk tarihi. ‘’Bugün çok acayip bir olay yaşadım.’’ diye anlatmaya başlıyor.  Sona yaklaştıkça zaman kavramını da yitiriyor İvan, hikâyesinin başlangıç tarihini biliyoruz ama sona erdiği tarihi öğrenemiyoruz.

    Hikâyesinin öncesini de bilmiyoruz.

    Anlatmaya başladığı zamandan itibaren tanıyoruz onu yalnızca. Deliliğe kadar giden süreçte yanındayız.

    İvan, patronun kızına âşık olduğunda elbette kalbini ılıtan duygularla sersem bir mutluluğa kapıldı. Umutlandı bile. Ama bunun bir hayalden ibaret olduğunu çok geçmeden anlayacaktı.

    İvan için sıradan bir gün, perde aralanır aralanmaz kendi odasında beliriyor, homurdanarak anlatmaya başlıyor. Orta yerde bir karyola, onun hemen yanında eski bir masa duruyor.

    Şube müdürünün asık suratından bahsetmeye başladığında onu sıradan işini sevmeyen bir memur sanabilirsiniz. Fakat çok geçmeden yolda rastladığı köpeklerin konuşmasına şahit olduğunda onun sıradan bir memur olmadığını anlayacaksınız.

    Bu olağanüstü olay karşısında önce şaşkına döndüğünü ardından biraz derinden düşünmeye başladığında normal karşıladığını söylemesi, artık gerçek İvan’ın kim olduğuna dair kafamda dönen sorulara cevap oluyor.

    İvan, bulunduğu dairede üstlerinin kalem uçlarını açan, yazıları temiz kağıtlara geçiren sıradan, düşük rütbeli bir memurdur. Fakat işini gözünde oldukça büyütür. Mesleğinin asil bir tarafı olduğunu düşünür. Böyle düşünmesine rağmen diğer memurlardan ve memuriyetten hep bir tiksintiyle bahseder. İvan’ın içsel çatışmasının ilk belirtileri gibi bu anlar.

    Sağanak yağmurun altında, eski paltosu sırtında yine memur takımından yakınarak daireye doğru gittiği bir gün. Yanından bir araba geçer ve az ileride mağazanın önünde durur. Arabayı hemen tanır İvan, müdürünün arabasıdır. İçinde onun ayaklarını yerden kesen bir kız, müdürünün kızı vardır. Kendisini görmemesi için hemen paltosuna sarılır, bu eski paltosuyla onu görmesini istemez.
    Sarıldığı paltosunun altından mağazanın kapısını gözler, kızın köpeği Meci içeri girememiş, kapıda kalmıştır. Meci’nin başka bir köpekle koklaştığını görür. O sırada İvan bir ses duyar. Bu sesin köpeklerden geldiğini kısa bir süre sonra fark eder. Köpekler konuşuyordur!

    İvan bu durumu pek yadırgamaz ve işin aslını öğrenmek için Meci’nin koklaştığı köpeğin peşine düşer.

    İşler bundan sonra bir daha normal gitmez İvan için. Müdürün kızıyla ofiste tekrar karşılaşır. Artık iyiden iyiye vurgundur ona. Birkaç gün sonra şube müdürünün onu odasına çağırması ve hesap sorması İvan’ın iç dünyasında bir çatlak daha meydana getirir. Ve kızgınlığı, sitemi ortaya çıkmaya başlar.

    11 Kasım günü aklına birdenbire iki köpek arasındaki konuşma düşer. Haylaz köpeklerin aralarında geçen yazışmaları bulması lazımdır. Ertesi gün mektupları ele geçirmek için ise köpeğin evine gider. Kapıyı açan çilli kıza ve şaşkın bakışlarına aldırmaz, odanın köşesinde duran sepete doğru hızla yönelir, içindeki mektupları aldığı gibi koşa koşa oradan uzaklaşır.

    Evine geldiğinde mektupları açıp okumak için sabırsızdır.  Bütün dönen işleri, siyasi ilişkileri ve niyetleri çözeceğine ve yeterli bilgiye sahip olacağına emindir.  Özellikle müdürünün kızı hakkında bir şeyler bulacaktır mutlaka.

    Hayali mektupların içinde bir köpeğin el yazısında hayatının en aşağılayıcı cümlelerini duyar. Mektuplarda ondan bir sefil ve hizmetçi olarak bahsediliyordur.

    Okumaya tahammül edebildiği en son satırlar müdürünün, kızı Sofi’yi bir general ya da albayla evlendirmek istediği satırlar oluyor. Zaten Sofi’de böyle soylu birine körkütük aşıktır.

    Öyle bir şey ki İvan mektupları okumayı bitirdiğinde bir köpeğin yazmış olabileceğini hiç yadırgamıyorum. Hem sayfalarda, hem sahnede. Gogol'un kaleminden, Genco Erkal'ın ağzından dökülen her sözcüğün yaşanmışlığından emin gibiyim. Hayrete düşüyorum ama beni ikna etmekte ustalar.

    İvan önce kabullenemez ve hepsinin yalan olduğunu haykırır. Böyle bir düğün gerçekleşemez.
    Ve bu olaydan sonra artık İvan’ın durumunun rengi netleşmeye başlar, sorgulaması ve çatışması derinleşir. Sofi’nin evleneceği adamın unvanının ne önemi vardır ki? Onu kim bu sınıfa sokmuştur. Nasıl olmuştur da İvan’a sıradan bir memur unvanı verilmiştir. Belki o da soylu bir kont ya da generaldir. Buna kim karar vermiştir?

    Neden İvan sadece bir memurdur? Bunu anlamak ister? Neden?

    İvan gün geçtikçe bu çatışmanın içinde akli dengesini iyice yitirir. Bir sabah gazetede okuduğu İspanya tahtının boş olduğu haberinden sonra kendini yeni İspanya kralı ilan eder…

    Önceleri İspanya kralı olduğunu saklar, kılık değiştirerek bulvarda dolaşır. İşine de devam etmez, sadece eğlence olsun diye uğrar ve ona söylenen işlere elini bile sürmez.

    Tarihleri hatırlamadığı bir gün artık cüppesi tamamen hazırdır. Hala İspanya kralı olduğunu açıklamak niyetinde değildir.

    Ama 30 Şubat tarihinde kendini öylece İspanya’da bulur. Ve krallığını sonunda ilan eder.

    Kim bilir hangi ayın 25’i. Zalim cellat İvan’ın odasına girer. İvan sandalyenin altına saklanır. Önce memur diye seslenir, sonra İspanya Kralı diye, İvan çıkmaz. Anlamıştır artık ona yine işkence edeceklerdir.

    Ayın 25’i, Deliler Hastanesi.

    Tarih ay, yıl ve günün anlamını yitirdiği zamanda artık İvan’ın da dayanacak gücü kalmamıştır.

    Sınıfsal farklılıklardan, ast üst ilişkisinden ve statülerden dolayı aşağılanmışlık duygusunu o kadar yoğun hissediyor ki İvan, bu durum onun için başa çıkılmaz bir hal alıyor. En sonunda akli dengesini yitiriyor.

    Gogol, Bir Delinin Hatıra Defteri’nde dönemin Rusya’sının bir portresini de çiziyor. Soylular ve halk arasındaki uçurumu ve bu durumun sıradan bir memuru yavaş yavaş nasıl delirttiğini benzerine az rastlanır (belki de sadece Gogol’a has) bir üslupla anlatıyor. Eleştirel değil mizahi bir üslupla yapıyor bunu. Gülerken haline içten içe acıyorum İvan’ın.

    Gözlerimin önünde deliriyor İvan, elimi uzatıp onu kurtarmak için büyük bir istek duyuyorum içimde. 

    Gogol, Rusya’da gerçekçilik akımının kurucusu sayılıyor. Kısa bir süre memurluk yapan Gogol’un öyküleri mutlaka kendi hayatından izler de taşıyordur. Kaderin bir cilvesi midir, kendisi de delirerek hayatını yitiriyor.

    Sahnede beyaz deli gömleğinin içinde Genco Erkal kendisini ayakta alkışlayan seyircilerini selamlıyor. Çok net değil görüntüsü, gözlerimin ıslak olduğunu anca dokunduğumda elime değen yaşla fark ediyorum.

    Birkaç kez tekrarlıyor, o esnada perde açılıp kapanıyor, kapanıp açılıyor. Son selamından sonra perde tamamen kapanıyor ve salon sessizliğe gömülüyor.

    Şimdi en zoru gözlerimi sahneden ayırmak.

    Salondan ayrılırken alkışlamaktan kızarmış ellerimin sızısını duymuyor, mırıldanıyordum: ‘’ne keşkesi ya, sadece bu mu? Bir yanım eksik kalırdı.’’

    Yazarların İstanbul'u

    İlber Ortaylı’dan Ara Güler’e, Sunay Akın’dan Muazzez İlmiye Çığ’a kadar birçok kıymetli ismin eski İstanbul’unda yaşamak ister miydiniz? Ben şimdiki zamanımı o zamanlarla takas edebilecek kadar çok isterdim. Henüz betonlaşmamış, kültürü yıpratılmamış yeşili bol, mavisi temiz bir İstanbul şimdilerde neredeyse ütopya gibi. Hayalini kurduğum huzurlu yaşam onlarca yıl ötemde kalmış. Bu sebeple biraz üzücü bir okuma oldu. Ama her üzen şey kadar da özel.

    Kitaptaki diğer isimlere gelince Ahmet Ümit, Buket Uzuner, Semavi Eyice, Hıfzı Topuz, Emre Kongar, Çetin Altan, Aydın Boysan ve Artun Ünsal. Birbirinden değerli ve İstanbul aşığı 12 isim. İçlerinde daha önce adını hiç duymadıklarım da var yıllardır hayran olduklarım da. Semavi Eyice’nin ismini vefatıyla beraber öğrendiğim için tanıyor sayılmam, Artun Ünsal ise ilk kez kitapta karşılaştığım bir isim. Kitaplarını okuduğum, fotoğraflarına hayran olduğum, masallarını dinlediğim isimler bir arada olunca kitap benim için bambaşka bir hal aldı. Sadece eski İstanbul’u değil onların gençlik anılarını dinlemekte çok keyifli ve özeldi.

    Bir hayalimden bahsetmiştim. İstanbul’u en başından, sokak sokak arşınlamak, taşını toprağını iyice zihnime kazımak istiyorum demiştim. Bu hayalim için en büyük destekçim elbette kitaplar olacaktı. İlk seçtiğim kitapta bu isteğimi perçinlemek açısından çok önemliydi. Nitekim öyle de oldu, onların anılarına uzanan bu yolculukta İstanbul’a dair özel yerler, yaşamlar keşfettim. Kimiyle Marmara Denizi’nin mavi sularında serinledim, kimiyle bir masada oturup tadına doyulmaz sohbetler ettim, İstanbul’un eski sokaklarında çocukluğumun izini sürdüm.
    Neşe Mesutoğlu’nun röportaj yapmak için kapılarını çaldığı isimlerle yaşadığı minik anekdotlar da benim için ayrıca çok imrenilesi bir durumdu. Okumak bu kadar güçlü etkideyse canlı dinlemek çok daha farklı bir heyecan ve değerde olmalı. İnsan ömrüne kaç tane böylesi kıymetli an sığar ki?

    Yazar, gazeteci, tarihçi, fotoğrafçı, profesör farklı mesleklerden, farklı memleketlerden 12 isim, ortak sevdası İstanbul’un kanatları altında buluşmuş, bize Ona dair bambaşka pencereler açmışlar. Açtıkları pencerelerden bir çocuk gibi meraklı, yarı belime kadar sarkarak baktım. Ayaklarım yerden kesildi. İstanbul, hepsini de ayrı yerlerinden sarıp sarmalamış, tıpkı milyonları kucakladığı gibi. Hep cömert.
    Siyah beyaz İstanbul fotoğrafları gibi içimi ısıttı saman sayfaları. Satırların altını çizerken İstanbul’u incitmek düşüncesi gelip yerleşti kalbimdeki en iyi bildiğim yere. Bir şehri yok etmek için gerçekten sadece savaş mı gerekli?

    Peygamberlerin, imparatorların övgü dolu sözlerine muhatap olan şehrin kapısında bir yabancı gibiyim kitabın kapağını aralarken, henüz numarası bile konmamış sayfanın üzerinde,
    ‘’Dünyanın tek bir başkenti olsaydı, İstanbul olurdu.’’  Yazıyor italik harflerle. Napolyon Bonapart’ın meşhur sözleriyle giriş yapıyorum kitaba, sayfalarından İstanbul’un sokaklarına açılan, boğaza kavuşan cümlelerin ortasındayım. Birazdan İstanbul’a karışacağım. Tarihi yarımadanın tarihini yaşamış insanların yanı başında, onların anılarının içinde kendi İstanbul’umu arayacağım.
    İstanbul’u dinlemeye başlayacağım.

    İlk isim Ahmet Ümit, O bir aşık. Konu İstanbul olunca… Böyle bahsediyor Neşe Mesutoğlu ondan hemen paragraf başında. Kitaplarının çoğu İstanbul’da geçen Ahmet Ümit, İstanbul’u mucizelerle dolu diye anlatmaya başlıyor. Onun bölümünün başlığının ismi de ‘’İstanbul Dişi Bir Kent; Aldatan ve Cömert’’ devamında hem şefkatli, hem canımızı yakan diyor. Tüm gizemi burada, ondan vazgeçemiyorsun, bir şekilde seni kendisine bağlıyor.

    Ahmet Ümit’in bir söyleşisine katılmıştım. Gerçekten İstanbul’u yaşayan biri, bir yakını kadar tanıyor onu. Beyoğlu’nun Güzel Abisi’ni okumuştum sadece Ahmet Ümit’in, o vakit Tarlabaşı’na gitsem adres sormadan bulabilirdim istediğim yeri, öyle bir his vermişti. Muhtemelen diğer kitaplarında da durum aynıdır. İstanbul Onun için vazgeçilmez bir dekor. Kitaplarında mekânı hep İstanbul. Sayfa aralarından şehrin sesi yükseliyor. Ahmet Ümit neden İstanbul sorularına yanıt veriyor kitapta. İstanbul’un sokak aralarına uzanıyor, Müzeyyen Senar şarkısı açıyor boğaza karşı kurduğu rakı sofrasında. İstanbul’un rengi erguvandır diyor, ondan da bir demet iliştiriyor masasına.
    Asıl meselenin ‘İstanbulluluk’ ’bilinci olduğunun altını çiziyor. Gaziantep’ten İstanbul’a okumak için gelen henüz 18 yaşında bir delikanlının memleketine döndüğünde İstanbul’u inanılmaz özlediği anda başlıyor bu bilinç. Kanıma girmişti bir kere İstanbul diyor, koşa koşa geri dönüyor. Doğduğu yer Antep ama aslı İstanbullu oluyor.

    Sonraki isim, Buket Uzuner. Kendisi Kuzguncuk’u ne güzel anlatır Kumral Ada Mavi Tuna’sında. O zamanlarda Ada isimli çocukların müsebbibi de kendisidir, Mabel Matiz’e adını veren de odur ayrıca.
    Yabancı birine İstanbul’u nasıl anlatırdınız? Sorusuna verdiği ‘’İstanbul dünyada içinden deniz geçen tek şehir’’ yanıtıyla beni büyüleyen isim de ta kendisidir.
    Sadece İstanbul’un değil belki de dünyanın en güzel şehir tanımını yapıyor,
    ‘’Yani beni İstanbul vapuruna koyun, yıllarca Asya ile Avrupa arasında gidip geleyim!’’ kurduğum tüm cümleleri verip yerine sadece bunu alabilir miyim? Ben hayatımda hiçbir şeyi böyle kıskanmadım.

    ‘’Dünyanın En Eski Metropolü’’ başlığın altında hemen o isim dikkat çekiyor. İlber Ortaylı. Hiç soluk almadan başlıyorum üçüncü bölüme. İstanbul’a ‘’doğru’’ bakmak nasıl mümkün olur?’’ sorusuna yanıt veren İlber Hoca daha ilk sayfada beni mat ediyordu. Bir şehri tanımak için önce ona nereden, nasıl bakmak gerektiğini bilmek lazım değil miydi?
    Çevre bilincinin nasıl kazanılacağından, İstanbul’un coğrafi ve tarihi yapısının nasıl bozulduğuna kadar birçok sorunun cevabını veriyor. En sevdiğiniz semt, kitapçı sorularına ‘’kalmadı’’ diye verdiği yanıt bugünümüzü en acı şekilde açıklıyor. Lüzumsuzca, hoyratça. Cümlelerini okurken sık sık tekrarlıyorum.
    Saraydaki odasında gerçekleşen görüşme esnasında ünlü tarihçi Topkapı Sarayı hakkında fikirlerini de paylaşıyor.

    İlber Hoca’dan sonra Sanat Tarihçisi Prof.Dr. Semavi Eyice ile İstanbul’un tarihöncesi zamanlarına yolculuk ediyorum. İstanbul’un o zamanlardan bugünlere kadar stratejik önemini anlatıyor, tarihi eserlerini yorumluyor, Bizans adının nereden geldiğini açıklıyor. Kısa bir İstanbul Tarihi okuyorum doya doya. Roma, Bizans, Latin, Cenovalılar ayak basan kim varsa İstanbul’a bahsediyor.
    Sonra zaman Menderes dönemine geliyor, kaybolan tarihe ışık tutuyor. O dönemde yıkılan eserlere tek itiraz eden bendim diyor.
    İstanbul’un mahallelerine girip meydanlarına iniyor ardından. İstanbul’un karakterini meydana getiren küçük meydancıklar, sokaklar… Oralarda küçük bir camii, çeşmenin yanında bir kahvehane, orayı gölgeleyen bir iki ağaç… Bunların hiçbiri şimdi yok. Koca koca çınar ağaçlarını kestik. Muhafaza edilseydi kıyamet mi kopardı? Diye serzenişte bulunuyor.
    ‘’Kuşatmalara Dayanan Kent’’ cahilliğe, hoyratlığa ve açgözlülüğe dayanamıyor. Gözümüzün önünde eriyip gidiyor, karakteri yok ediliyor. İstanbul gelecekte nasıl olacak? Semavi Eyice, ümitsiz…

    İçim ezilerek sayfayı çeviriyorum.

    Karşıma ‘’BENİM ULAN İSTANBUL’UN SİMGESİ’’ diyerek iç sesime kulak veren Ara Güler çıkıyor. En sevdiğim yazarların en güzel portrelerini bana hediye eden adam aynı zamanda benim için.
    İstanbul’u o çok anlattı fotoğraf karelerinde, biraz tanıyorum. İstanbul’u sevmek için yazılan şiirleri de anlamak gerek diyor. Bir şeyi sevmek demek onun şiirselliğine girmek demek. Onu anlamak ve kokusunu almak demek. Fotoğraflarına bakarken şiir duymak da bundan, anladım.
    Huysuz hali aynı. Tatlı-sinirli o doğal haliyle cevaplamış soruları. Eski İstanbul’u özlemediğini söylüyor. Yıllar İstanbul’dan her şeyini aldı zaten. Yok, artık diyor. Değişimi kabullenmiş, o zamanlar öyleydi, şimdiki zaman böyle. Bu yanıt beni biraz şaşırtıyor. Böyle bir lafı tüm ömrünü gerçekten ‘’yaşamış’’ biri söyler ancak. Gerçekten yaşamak!

    Çetin Altan gerçek İstanbullu kimdir, İstanbul’a nasıl layık olunur cevaplıyor.

    Muazzez İlmiye Çığ, eski mahalle kültürünü, müze yıllarını, sevdiği ve kızdığı İstanbul’u anlatıyor. Yüz yıl sonrasının İstanbul’undan ise o da ümitsiz.

    Hıfzı Topuz, kentin nüfusunun henüz bir milyon olduğu gençlik yıllarına geri dönüyor. Eski İstanbul’un kültür, sanat ve eğlence hayatını gün yüzüne çıkarıyor. Pazar günleri Florya plajı tıklım tıklım olurmuş. Burada Atatürk’ün deniz köşkü varmış. Onu görmek için halkın nasıl heyecanla beklediğini anlatıyor. Ardından cenazesinin geçtiği güzergahtan tekrar yürüyor ağır ağır.
    İstanbul’un yavaş yavaş kaybolan değerleri sayfalara sığmıyor.

    Aydın Boysan İstanbul’un en tanıdık ama en yaşanmadık bir perdesini aralıyor. Denizini, balığını anlata anlata bitiremiyor. Çocuklar balık tutmasını bilirdi diye özetliyor başlık Aydın Boysan’ı. Delikanlıların sevdiği kızı alması için 18’li oltası olmasının yettiği yıllar... Ne yenir, nasıl ve kimlerle içilir Aydın Boysan’ın bol kahkahalı sofralarında yanıt buluyor.
    Doğduğunda Sultan Vahdettin tahttaymış. Daha o zamanlardan başlıyor anlatmaya.

    Artun Ünsal bir lezzet tarihçisi. Osmanlı’dan günümüze İstanbul’un lezzet yolculuğunu keşfe çıkıyor.

    Söz Sunay Akın’a geldiğinde bir İstanbul Masalı başlıyor. Kurduğu oyuncak müzesiyle çıktığı hayal yolculuğunu tamamlamış. İstanbul’dan bir şey almaya değil vermeye geldim diyor. İstanbul’un ve Türkiye’nin ilham perileri eksikmiş, müze ilham perisi demekmiş. Müze sayısının azlığından yakınıyor.
    Kartpostallardan ve berberdeki posterden tanıdığı İstanbul’a aşık oluyor. Aşık olduğu şehre 10 yaşındayken göç amacıyla geliyor. İstanbul’da doğmamış olmak büyük şans, burada doğanlar hayal edemez bu şehri diyor. Şehrin ara sokaklarına saklanmış çocukluk anılarını sobeliyoruz beraber.

    Emre Kongar’ın kızlarına ve öğrencilerine verdiği ‘’mutlaka en azından ayda bir Eminönü, Mısır Çarşısı-Babıali, Tahtakale, Mercan-Mahmutpaşa, Kapalı Çarşı, Sahaflar aksından dolaşmaları’’ tavsiyesini alarak kitabı kapatıyorum.

    Orhan Veli ve Yahya Kemal şiirleriyle İstanbul’un sokaklarında yürüyeceğim. Ver elini İstanbul şarkısını mırıldanırken Karaköy-Kadıköy vapurunda, içinden ‘’deniz geçen tek şehir’’e bir çay daha ısmarlayacağım. Bir şehre nasıl bakılır, öğreneceğim. Sonunda tek bir şey diyebilmek için. ‘’Ben İstanbul’la arkadaşım.’’
    Afrodit Buhurdanında Bir Kadın

    Biraz acımasız bir kitap, Afrodit Buhurdanında Bir Kadın. Hani dilinin hiç desturu yok derler ya, aynen öyle. Rahatsız edici gerçekleri tüm çıplaklığıyla yüze vuruyor. Kurgudan uzak, hikâyesi oldukça tanıdık. 1930 – 40 lı yıllarda geçiyor ama günümüzde bile bu sömürünün izlerini bulmak öyle kolay ki, bu yüzden hiç yabancı kalamıyorsunuz Yıldız’a. O, iş yerinde haksızlığa uğrayan çok yakın bir arkadaşınız, kocasının yemeği beğenmediği için dayak attığı komşunuz, sırf kadın diye aynı işi yapmasına rağmen hatta bazen fazlasını bile yaptığı halde daha az maaşa çalışan bir akrabanız kadar tanıdık oluyor size.  Ya da hiç tanımasak bile haberlerde yüzlercesini okuyup haberdar olduğumuz katledilen tüm kadınlar kadar acıtıyor canımızı. Çünkü biliyoruz ki, zulüm şekil değiştirse de asla tamamen yok olmuyor.

    Yıldız’ın etrafında örülen bu gerçekçi ve acımasız hikâye sadece kadınların değil, işçilerin nasıl sömürüldüğüne dair dönemine ayna tutuyor. Dönemin şartları altında eziliyor insan. Günümüzde yok olmadıysa da insanların bilinçlenmesi, haklarını araması, işçilerin haklarının çoğaltılması ve benzeri daha birçok faktör sayesinde şartların olgunlaştığını ve iyileştiğini de inkâr edemeyiz. Eh tabi, tatmin edici değil. Bundan 5-10 yıl öncesine kadar hala telefonla başvurulan işler için görüşmeye gidildiğinde Yıldız’ın karşılaştığı durumlarla karşılaşmak pek tabi mümkündü. İşyerlerinde uygulanan mobbing bile insanları bu denli strese sokuyor, maaşların gecikmesi zaten kıt kanaat geçinen insanların tüm düzenini alt üst ediyorsa;  bir de işverenlerin maaş yerine satıp paraya çevirmeleri için kumaş verdiklerini düşünelim. İşçilerin hem çok pahalı, hem de neredeyse zamanı geçmiş yiyeceklerin olduğu kantinlerinden alışveriş yapmaya mecbur bırakılmalarının, kadın çalışanlara çifte sömürü uygulamalarının doğuracağı sonuçları tahmin edelim? Birçok hayat aynı sonuçlanıyor ne yazık ki. Sonunda katlanılmaz bir yok olma isteğiyle.

     Afrodit Buhurdanında Bir Kadın, sosyolojik açıdan incelenecek çok önemli bir kitap. Dönemin ağır sosyal ve ekonomik şartlarını açıkça aktarıyor. Bir eleştiri, bir irdeleme olmaksızın bir fabrikanın orta yerine bırakıveriyor okurunu Reşat Enis. Alnınızın teri süzülüyor şakaklarınızdan, makinelerin durmak bilmez uğultusu altında.

    İç karartıcı bir roman. Hiç iyi bir şey olmuyor. Eski Türk Filmlerinde insafsız patron ve zenginlerin, yoksul çalışanlarını ezdiği, fakirlerin insanca yaşamakta hakları olmadıklarını düşündükleri sahneler gibi sayfaları. Bataklığa sürüklenen bedenler, çürümüş vücutlar, birbirine karışan ter kokuları, yitip giden hayatlar...

    Afrodit Buhurdanında Bir Kadın, yani Yıldız kaderi daha doğduğunda kara yazılıyor. Anasız babasız bir kız, amcasının yanına sığınıyor. Orada maruz kaldığı onur kırıcı davranışlar yüzünden çareyi kaçmakta buluyor. Önce daktiloluk sonra fabrika işçiliği yapar. Fakat onur kırıcı hareketlere maruz kalmaya devam eder. Zorlu ve uzun çalışma saatleri, düşük ücretin yanı sıra Yıldız’ın kadınlığı da istismar altındadır. Çürümüş bu düzen onu yılmadan içine çekmek, karanlığında kaybetmek ister. Yıldız aslında amcasının yanındayken kuzeni ve yengesinin bu kara düzenin bir oyuncağı olduğunu anladığında kaçmıştır. Yıldız direnmek için çareyi evlenmekte bulur. Fabrikada kendisinden yaşça büyük bir işçiyle evlenir, Osman’la.

    Osman’ın da kaderi Yıldızınkine benziyor. Küçük yaşta annesini, ardından genç yaşta babasını kaybetmiş, bir süre zengin ama yozlaşmış akrabasının yanında kalmıştır.

    Yıldız için eski günler geride kalmıştır. Yoksullardır ama o mutludur, evinin kadınıdır artık.
    Yıldız için bu mutluluk çok uzun sürmez. Osman fabrikada bir çöküntü altında kalır ve gözlerini kaybeder. Yıldız, gebedir.

    Zaten kıt kanaat geçinen, karınlarını zor doyuran Yıldız ve Osman için daha kötü günler başlar. 
    Yıldız’ın başka çaresi kalmaz ve tanıdıkları Melek sayesinde fabrikada tekrar işe girer. Çetin ve sıkıntılı günler birbirini takip eder. Sadece geçim sıkıntısı değil, hala genç ve güzel bir kadın olması da Yıldız için en zorudur. Çünkü Osman ve Yıldız’ın birbirlerine söyleyemedikleri ama içlerini kemiren korku budur.

    Nitekim bu korku boşa çıkmaz ve Yıldız’a patronu birliktelik teklif eder. Yıldız kabul etmez ve daha az maaş ama daha çok mesai ile çalışmaya devam etmek zorunda kalır.

    Hikâye boyu başka işçilerin yaşamlarından kesitleri de dinliyoruz. Çoğu aynı sıkıntıları çeken bir yığın insan. Kitap çok kalın olmamasına rağmen romana dâhil olan tüm karakterler hakkında yeterli bilgiye sahip oluyoruz.

    Bir gün fabrikanın rutubetli duvarlarında kontrolün sesi yine aynı çağrı ile yankılandı:

    - Zahide… Bu hafta sıra senindir. Fabrikada sen kalacaksın.

    Ses duvarlarda yankılanıp Zahide’nin kalbine saplandı. Bu vardiyanın ne demek olduğunu herkes biliyordu. Zahide daha 17 sinde bile yoktu. Yıldız’ın gözleri Zahide’ye kaydı. Gözlerinden yaşlar süzülürken parmağındaki yüzüğü çıkarmaya çalışıyordu.

    Kara sakallı kontrolün kamçısı havada birkaç kez şakladı. Bu berbat yerden bir an evvel kaçmak için herkes acele ediyordu. Yıldız kantinden aldığı ekmek ve koltuk altına kıstırdığı birkaç kesekâğıdıyla evine döndüğünde Osman’ı yine onu dünyaya getiren anasına ağız dolusu küfrederken bulur. Acı acı güler,

    -Karnımda taşıdığımız çocuğumuz da bir gün bize lanetler yağdıracak mı, bize küfürler edecek mi dersin Osman?

    Akşam yaklaşır, rüzgâr azgınlaşır, dışarıda bir fırtına kabarır. Kapı. Yıldız cama yaklaşır ve kapının önünde bir polis görür. Polis, Osman’ı tutuklamak için gelmiştir. Geçen seneden kalma bir borç için Osman’ı hemen şimdi götüreceklerdir. Osman, kör olduğunu söylediğinde nihayet polis ona parayı bulup mutlaka yatırması şartıyla bir süre izin verir.

    Polis gittikten sonra Yıldız çarçabuk hazırlanır,

    ‘’Ağlarım, yalvarırım; ayaklarına kapanırım’’ diyordu. ‘’Yürekleri taştan değildi ya, elbet acıyacaklardı.’’

    Karakolun önünde bir yığın. Yıldız kalabalığı yarmaya uğraşırken polis onu durdurur. Muavini görmesine izin vermez. Bir kocakarı vahlanarak, denizde boğulan bir genç kızın cesedine ulaşıldığını, daha adını bile kimsenin bilmediğini söyler. ‘’Denizde boğulmuş, kızım… Allah taksiratını affetsin. Kızcağızı bu sabah denizden çıkarmışlar. Tulumlar gibi şişmiş. Amma, gene de güzelmiş gene de şirinmiş yavrucak… Kendi kendini mi boğdu; yoksa boğdular mı soruşturuyorlar. Daha adını, sanını bilen yok. Yalnız, cebinde bir nişan halkası bulmuşlar. ’’

    Yıldız, kadını göğsünden iteledi. Ben onu tanıyorum diyerek kendini karakola attı.

    Genç kız, Zahideydi. Küçük işçi kızı.

    Kadınların çifte sömürüsü diye bahsedilen olay bu. Patronlar, ustabaşıları genç ve güzel kız, kadın işçilerini istismar ediyorlar. Diğer işçilerin çalışma koşulları haricinde kadın işçiler bu zorbalıklarla baş etmek zorunda kalıyorlar. Baş edemiyorlar.

    Geç vakit, Yıldız karakoldan çıktı. Yapacak bir şey yoktu. Kör kocasını hapishaneden kurtarmak için kızıl suratlı Yahudi patronunun bütün isteklerini yerine getirdi.

    Romanın kırılma noktası da burası.

    Yıldız, fabrika bürosunda sekreter ve patronun metresi olmuştur. Eline para da geçmiştir. Giyimi kuşamı yerinde, karınları toktur.

     Makineler istop. Demir çarklar durdu. Varageller, mekikler işlemedi. Kulakları sağır eden uğultu kesildi. Grev.

    Emeklerinin karşılığını alamayan işçiler bağırıyor:

    -Yeter artık. Para istiyoruz! Markan, kumaşın başında paralansın.

    İşçiler vazgeçmiyor. Aslında bu hamleyi yapmalarını kitabın başından beri bekliyordum. Makineler istop. Cümlesi okuduğum en anlamlı cümlelerden biri olabilirdi.

    Ertesi sabah, Yıldız işine gelirken kalabalık işçi grubu onun üzerine doğru yürüdü. Hakaretler küfürler yağdırıyorlar, üzerindeki şık ve pahalı kıyafetlerin kendi gündeliklerinden kesilen parayla alındığını söylüyorlardı. Yıldız kalabalığın ayakları altında ezilip kalacağını düşünüyordu. Baldırlarına bir iki tekme indi, omuzlarına bir iki yumruk… Yıldız, dayanamadı, bayıldı.

    Yarı karanlık bir odada gözlerini açtı. Bir battaniye üzerine uzatmışlar, kemikleri ağrımış. Yattığı yerden doğruldu.

    -Burası neresi?

    ‘’Nihayet uyandınız’’ dedi cılız bir ses. İskelet kadın yanı başına çömelmiş, gözlerinin içine bakıyordu. Bir işçi eviydi burası. Babası ve Serap onu kalabalığın içinden almış, kendi evlerine taşımışlardı.

    Polis, işçileri bastırmıştı fakat epeyce de gürültü kopmuş. İşçiler birkaç gün sonra daha büyük hamle yapmak için hazırlanıyorlarmış. İş belki silahlara kadar varabilir, kan dökülecek diye düşünüyorlar.
    ‘’Yıldız Hanım patronu kandırabilir’’ bu ses Serap’a aitti. Başı önde, utana sıkıla söylemişti ama Yıldız duymuştu.

    Yıldız, düşüncelere daldı. Birçok insan ölecekti demek… Namusunu koruyabilmiş birçok genç kız babasız kalacak, düşecekti…
    Yıldız, uğraşacaktı. Kendisini öldürmek için üzerine yürüyen insanlara karşı ufak bir dargınlık bile duymuyordu.

    Yıldız için bundan sonra artık geri dönülmez günler başlar böylece.

    Saatler süren yalvarmaları hiçbir şeyi değiştirmemişti. Patron, grev yapan amelenin açlık canına tak ettiği gün işinin başına döneceğinden emindi. Hıncını ve birkaç günlük zararını karşılamak için gündelikleri biraz daha kıracaktı; cezaları artıracaktı.

    Yıldız, kendini kaybetti. Elindeki şampanya bardağını adamın suratına fırlattı. Sinirden kuduran patronun elinden zorlukla kurtuldu, kaçtı.

    Artık işe geri dönemezdi. Biriktirdiği parayla biraz idare edebildiler. Bebeğini kucağına aldı, sofralarına bir boğaz daha eklendi.

    Bundan sonraki günler daha kötü. Kocasına ve oğluna bakmak için Ankara’ya gider. Kadın simsarlarının eline düşmüştür. Kazandığı parayı Melek’e gönderir. Oğluna ve kocasına o bakıyordur.
    Bir gün Melek’ten bir mektup gelir. Müjdeli haber vardır; yakında Osman görebilecektir. Yıldız, İstanbul’a dönmeye karar verir. Osman’ın gözü tamamen açılınca çalışmaya başlayacak, o da evinin kadını olabilecektir.

    Haydarpaşa’da trenden indiğinde kocasının gözlerinin tamamen iyileştiğini görür. Artık üç yaşına gelen oğluyla beraber onu beklemektedirler. Vücudundaki çürümüş eti, ısırıklarla dolu bedeninden hiç olmadığı kadar tiksinir, utanır. Saklandığı köşeden çıkmaz, sessizce oğlu ve kocasının uzaklaşmasını izler ve ortadan kaybolur.

    Kitabın son bölümünde baba, oğul ve Melek Zonguldak’tadır. Baba, oğul maden işçisi olarak çalışıyorlar. Kitabın kasvetli havası bu bölümde de oldukça hakim, hatta daha fazla. Engin, sevdiği kızı kaybediyor. Daha sonra meyhanede tanıştığı bir kadına aşık oluyor. Yaşlı adam oğlunun gönlünü kaptırdığı kadının kim olduğunu öğrenmenin peşine düştüğünde onu çok acı bir sürpriz beklemektedir.

    Baba, oğul bir grizu patlamasında göçük altında kalırlar…

    Romanın son kısmı diğer kısımlara göre biraz daha karmaşık ve okuması zor. Ama kitapta beni en çok etkileyen satırlar yine bu bölümün 205 ve 212 sayfaları arasındaydı. Engin'in sevdiği kızın küçük kardeşi Ömer’in cansız bedenini buldukları an. Ömer maden işçisi küçük bir çocuktu. Madende meydana gelen bir patlama yüzünden hayatını kaybetti.

    2014 yılında ülkemizde yaşanan Soma Faciasını hatırladım okurken. Satırların altını çizerken andım, yiten her bir canı,

    ‘’Yeni bir insan nev’i yetiştirmek lazımdı. Kara elmasa kazma sallayacak insan, maden kuyusunda doğmalı… O, gözlerini karanlığa açmalı… Ona, göklerin güzelliğini, engin denizlerin maviliğini, tabiatın renklerini, gün ışığını ve güneşi göstermemeli…’’

    Hikâyenin hem en vurucu paragrafı hem de bir özeti aslında. Onların gözleri aydınlığa alışmamalı, karanlıkta kalmalı…

    Maden ve fabrika işçilerinin yaşamlarından yola çıkarak bugün hala var olan sorunlar üzerine sorgulatan ve düşündüren bir eser.  Okurken bir şeylerin farkına vardırıyor.

    Suat Derviş kitap için, ‘’Türk dilinde yazılmış romanların en güzellerinden biri’’ demiş. Birçok okur yorumunda buna benzer düşünceyle karşılaşmadım. Ama nedense ben de en az Suat Derviş kadar Türkçe’nin tadına doyamadım. Her haliyle hakiki Türkçe bir kitap okudum. Kelimeler kuş gibi hafiflikle sayfalara kondurulmuştu sanki. Her bir cümle süzülüyordu derinlerde.

    Afrodit Buhurdanında Bir Kadın, ismini ilk duyduğumda hiçbir fikir oluşturmamıştı bende. Sadece bir kadın hayatının dayanılmaz acılarını okuyacağımı hissetmiştim. Kısmen haklı sayılırım. Ama içeriğinde bu kadar toplumsal bir konuya nokta atışı yapacağını da tahmin edememiştim. Sürpriz sonu biraz vasat ve eski Türk sineması tadında bulsam da yine de çok sevdim.  Ayrıca yazar kitabın isminin açıklamasını da romanın içinde yapıyor. Başka hiçbir kitabın adı hikâyesine bu kadar yakışmış mıdır? Şimdi bunu düşünüyorum.

    Ben, Malala

    Malala’nın bakışları üzerimde. Kitap kapağındaki fotoğrafının hemen üstünde şöyle yazıyor, ‘’Sesimizin değerini ancak susturulduğumuzda anlarız.’’ Gözleriyle konuşan bir kız için fark eder mi? diye geçiyor içimden.

    Kitabı elime ilk aldığım birkaç sene öncesinde Onun yaşadıklarına dair hiçbir fikrim yoktu. Biraz farklı olarak Malala’nın hikayesini ilk kitaptan duymuştum. Televizyon ya da internet sitelerinden değil. Kendisini tanımıyordum. Ama gözleri, başının üzerindeki beyaz puntolarla yazılmış o yazı ve isminin altındaki açıklama korkunç bir şeyler olduğunu hissettirmişti. Bakışları umut ve cesaret veriyordu ama korku değil.

    Malala, Peştu bir kız. Pakistan’ın Svat Vadisi’nde yaşıyorlar. Mingora kasabasında. Cennet kadar yeşil bir yer vadisi. Dağları, gürül gürül akan şelaleleri, berrak gölleri, kır çiçekleri ile dolu arazileri, meyve bahçeleri var. Zaten vadinin girişinde ‘’Cennete hoş geldiniz’’ yazılı bir tabela asılı.

    Vadileri öyle güzel, öyle bereketliymiş ki… Cennette bir yermiş.

    Ta ki, Taliban vadilerine gelene kadar. Cenneti cehenneme dönüştürene kadar.

    Svat, Afganistan sınırındaymış. Rusların Afganistan’ı işgalinden sonra Afganistan’dan kaçanlar buraya yerleşmişler. Cihat fikri beyinlerine öyle yerleştirilmiş ki, mücahit olmuşlar.

    Svat Vadisi değişmeye başlamış sonraları. Mücahitler vadinin yeşil rengini kan kırmızısına boyamışlar. Cennet, ölüm vadisi olmuş. Ve halen Malala’nın özlem vadisi.

    Malala, isminin hikâyesini anlatarak başlıyor kitaba. İsminin anlamı kederli demek. Ama O kaderini isminin anlamından değil, ona ismini veren bir kadın kahramandan alacak, Malalai. 1880 senesinde İngiliz-Afgan Savaşları’ nın en büyük muharebelerinden biri yaşanıyormuş. Afganistan’da kadınlar İngiliz istilasına karşı savaşan ailelerinin erkeklerine yardım için savaş alanına giderlermiş. Erkeklerinin yenilmek üzere olduğunu gördüğünde tereddüt etmeden birliklerin önüne geçer ve ‘’Eğer savaşırken ölmezseniz, birileri sizi utanç içinde anacak.’’ der. Malalai’nin sözleri orduya büyük bir cesaret verir ve onları zafere taşır. Açılan ateş sonucu kendi hayatını kaybetmiş ama savaş meydanında erkeklerine ilham vermiş.

    Savaştan yıllar sonra ismi hala ilham vermeye devam etmiş o bölgede. Malala’nın babası, doğduğunda gözlerinin içine baktığı ve aşık olduğu küçük kızına Onun adını vermiş. Ve evlerine gelen herkese Malalai’nin hikâyesini anlatmış. Kendi kızının da böylesi bir hikâyeye sahip olacağını bilir gibi, ‘’bu çocukta farklı bir şeyler var, biliyorum’’ dermiş. Erkek çocuklarının çok kıymetli olduğu, kız çocuklarının neredeyse hiç önemsenmediği bölgede herkesten farklı, duyarlı ve cesur yetiştirmiş minik kızını.

    Ziauddin Yusufzay, Malala’nın babası. Bir öğretmen ama asla sadece bir öğretmen değil. Eğitim sevdalısı ve aktivisti. Bölgesinin geleneklerinin tersine kız çocuklarının eğitilmesi ve mutlaka okula gönderilmesi gerektiğini savunuyor.  Malala’nın hayat yolu da bu şekilde çiziliyor.

    Malala’nın kasabasında kızlar kızlı-erkekli okullarda eğitim görüyor, pikniklere gidiyor, müzik ve şarkı dinliyor, yarışmalarını düzenliyor, eğleniyorlarmış. Vadisinde herkes o kadar mutlu ve huzurluymuş ki, Malala’nın babaannesi hep şöyle dermiş:
    ‘’Hiçbir Peştu toprağını terk etmez ya yoksulluk sebebiyle ya da aşkı uğr4na gider.’’
    Sonra Malala bir cümle daha eklemiş babaannesinin sözlerine,
    ‘’Hiçbir Peştu toprağını terk etmez ya yoksulluk sebebiyle ya aşkı uğruna gider. Ya da Taliban yüzünden.’’

    Başlarda hayatları olağan şekilde devam etse de Fazlullah adında bir mollanın ortaya çıkmasıyla Taliban hayatlarına yavaş yavaş girmeye başlamış. Molla Fazlullah radyo yayınlarıyla evlere ulaşıyormuş. Camilerde vaaz veriyor, hoparlörlerle tüm kasabaya dinletiliyormuş. Coşkulu konuşmalar yapıyor, Kuran-ı Kerim’i yorumluyormuş. Bölge halkının çoğunluğunun okuma yazması olmadığı için Kuranı Kerimin anlamını okuyamıyorlarmış. Bu yüzden molla ne derse inanıyorlarmış. Kim günah işlemiş, kim sevaba girmiş tek tek isim vererek söylüyormuş. İnsanların hangi komşusunun günahkar olduğunu duymak hoşlarına gidiyormuş.

    Paralarından, altınlarından, bileziklerinden vermiş insanlar. Taliban’ı güçlendirmişler. Onları güçlendirdikçe, kendi hayatlarından vazgeçmişler.

    Kocası başka bir ülkede çalışırken Taliban’a cömertçe bağış yapan bir kadına kocası, gece köylerinde bir patlama olup ağladığında ‘’Ağlama’’ demiş, ‘’bu senin küpelerinin ve hızmalarının sesi. Şimdi de broşlarının ve bileziklerinin sesini dinle.’’

    Kendi düşüncelerini İslam’ın emriymiş gibi insanlara aşılamaya çalışmış Taliban, güç ve silah kullanarak bunları zorla uygulatmışlar.

    Yasakların ardı arkası kesilmemiş, kadınlara burka giyme zorunluluğu getirilmiş, Amerika soyumuzu tüketmek istiyor diye aşı kaldırılmış, CD ve DVD ler toplatılıp meydanlarda yakılmış, daha sonra televizyonlar aynı şekilde.

    Sosyal yaşam katlediliyordu. Tıpkı Afganistanlı Khaled Hosseini’nin vatanına olanlar oluyordu. Bin Muhteşem Güneş ve Uçurtma Avcısı yıllar sonra komşu ülkeleri Pakistan’da tekrar yaşanıyordu.

    Okullar teker teker kapatılmaya ardından bombalanmaya başlandı. Ve o sene kızların artık okula gitmesi tamamen yasaklanmıştı.

    Malala bunların hiçbirini kabullenemiyordu. Kız çocuklarının okutulması yasaktı fakat hastanede kadınlara, kadın doktor ve hemşirelerin bakması şarttı. Kız çocukları okumazsa hastanelerde kadın doktor ve hemşire nasıl bulunacaktı?

    Malala ve babası Taliban örgütüne karşı insanları bilinçlendirmek için konuşmalar yaparlar. Kız çocuklarının eğitim hakkının geri verilmesi için canla başla çalışırlar. Etkinlikler düzenlerler,  röportajlar verirler. Küçük yaşından itibaren babasının kadın ve erkek eşitliğini öğrettiği, demokrasi ve bilimin ışığında yetiştirmeye çalıştığı kızı kendisinin yoldaşı olur.

    Seslerini medya aracılığıyla duyurmakta başarılı da olurlar.

    Malala takma isimle BBC için blog yazar. Herkes susarken O, Pakistan’da yaşanılanları dünyaya duyurur. BBC muhabiri Malala’dan her gün Pakistan’da neler yaşandığına dair bilgi ister. Bu görev aslında ilk önce okuldan başka bir kıza verilir. Fakat kızın babası itiraz eder ve kızının ölmesini istemediğini söyler. Diğer kızın babasının kabul etmediğini duyan Malala ‘’bunu neden ben yapmıyorum’’ diye sorar. ‘’kutsal kitabımız Kuran’da hakikatin ortaya çıkması ve yalanların ölmesi gerektiği yazar’’ der. İnsanların olanları öğrenmesini ister.

    Anne Frank’ın günlüğünden sonra, onca zaman sonra başka coğrafyada bir küçük kız daha tüm korkularını ve gerçekte ne yaşadıklarını anlatmaya başlar.

    Günlüğünün ilk bölümü ‘’KORKUYORUM’’ başlığı ile yayınlandı.

    Her akşam BBC muhabiri Malala’yı arar ve Malala Ona hissettiklerini ve olan bitenleri anlatır. Günlük endişe dolu satırlarla devam eder: beş okul daha yerle bir edildi, bir tanesi evime yakındı. Taliban bizim okula da saldıracak mı? Renkli kıyafetler giymemiz yasaklandı. Bir adam bana ‘’seni öldüreceğim’’ dedi. Gece boyu top sesleri duydum. Huzur yok. Korkuyorum…

    Malala ve ailesi üç ay süreyle vadilerini terk etmek zorunda kalırlar.  Geri döndüklerinde umutlulardı. Ama sokaklarda eski kalabalık yoktu. Evler ve okullar yıkılmıştı. Taliban artık caddelerde yoktu ama varlıkları hissediliyordu. Okullarının asker ve Taliban arasındaki savaşta kullanıldığını gördüler. Her gün bir şeyler öğrendikleri Malala’ya umut veren, geleceğini inşa eden güzel okulunun duvarları kurşun izleriyle doluydu.

    Kız çocuklarının tamamen okula gitmesinin yasaklandığı zaman, bu kıştı.

    Malala kararını verdi, sesini duyurmak için kameralar önüne çıkacaktı. Blog gizliydi, kameraların önüne çıkmasının nasıl bir tehlike doğuracağının farkındaydı.

    Sesini yükseltti, yükselttikçe cesurlaştı. Cesurlaştıkça sesini daha çok yükseltti.

    ‘’ Oturacak yerim olmasa da, eğitim almak için yerde oturmam gerekse de bunu yapacağım. ‘’ dedi. Artık korkmuyor musun? Diye sordular.

    Hayır dedi. Hayır, artık kimseden korkmuyorum.

    Kızı mikrofonlardan bağırdı. Babası kürsüden ‘’İslam bizim dinimiz, onlar İslam’ın güzel çehresini lekelediler. İslam’ın kutsal adını siyasi emeller uğruna her kim kirletirse yoluna çıkarız’’ diye defalarca haykırdı. Sessiz kalmadım, sessiz kalamazdım,

    Çünkü ben böyle biriyim dedi. Malala da öyle biriydi.

    Sessiz kalırsanız var olma hakkınızı yitirmiş olursunuz dediler baba, kız birlikte. Eklediler, yaşama hakkınızı yitirmiş olursunuz.

    Her ikisi de ölüm tehditleri alıyordu. Ama onlar ısrarla ‘’ haklarım çiğnendiği halde sesimi çıkarmazsam yaşamaktansa ölmeyi yeğlerim’’ dediler.

    Malala için tehlike büyüyordu. Taliban’ın hedefi haline gelmişti. Taliban lideri radyodan ismini duyurdu. Ona ismini veren Malalai kadar belki daha fazla cesurdu. Korkmadı. Çünkü Taliban bile olsa 14 yaşındaki bir çocuğu kimsenin öldürmeyeceğini düşündü.
    Ama bu defa yanıldı.
    Okula sessizce ve gizlice gitmeye başladılar.

    Bir Salı günü öğle vakti Malala okuldan dönerken serviste Taliban militanları tarafından vuruldu. ‘’Malala hanginiz?’’ diyen bir ses. Ardından bir ses daha, hayır gürültü. Tak tak tak…

    Malala’nın hatırladığı son şey, ertesi günkü sınav için nelerin üzerinden geçmesi gerektiğiydi.

    Kurşun kafasından sekip omzundan çıktı. Sayısız ameliyat geçirdi. Pakistan’da şartların yetersiz oluşundan dolayı onu İngiltere’ye götürdüler. Çok sevdiği vadisinden, babasından, okulundan, annesinden ve kardeşlerinden uzaklara. Araya ağır bürokratik şartlar girdi ailesi yanına gidemedi bir türlü.

    Taliban ‘’Batı yanlısı görüşleri’’ nedeniyle saldırıyı gerçekleştirdiklerini açıkladı.

    Vurulduktan sonra hızla ismi dünyaya yayıldı.  Ünlü isimler şarkılarını onun için söylüyor, vakfına milyonlarca lira bağış yapıyorlardı. Her dinden, her coğrafyadan insan farklı dillerde aynı inançla Onun için dua ediyordu. Sonsuza dek susturmak istedikleri kız şimdi tüm dünyada ellerinden eğitim hakları alınan çocuklar için konuşmaya başladı. Daha fazla ve daha yüksek sesle. Tüm dünyadaki kadın ve çocukların eşit haklarda yaşamaları ve eğitim görmeleri için savaşmaya devam ediyor. Dünyayı dolaşıyor, kendi gibi eğitim hakkı kısıtlanan, insan hakları ihlal edilen yaşamlara dokunuyor. Savaştan kaçan çocukların gözlerinin içine bakıyor.
    Kitabının ilk sayfasına düşen o ilk cümle gibi, ‘’haksızlığa maruz kalan ve sonra da susturulan bütün kızlar… Sesimizi birlikte duyuracağız.’’

    Malala bugün ulaştığı tüm hayatlara yaşam dersi veriyor varlığıyla. Umut ve ilham veriyor. Bir mucize olarak gördüğü yaşamında mücadelesine daha kararlı devam ediyor.

    BM’de onu kürsüye davet eden adam ‘’Taliban’ın asla duymak istemeyeceği sözleri ben telaffuz edeyim’’ diyor; 15 yaşında Taliban tarafından kafasından vurulan kıza, ‘’16. yaş günün kutlu olsun Malala.’’ diye sesleniyor.

    ‘’Ben aynı Malala’yım’’ diye başlıyor konuşmasına çok sevdiği Benazir’in şalı omuzlarına düşüyor,

    ‘’Dünyam değişti ama ben değişmedim.’’

    ‘’bir çocuk, bir öğretmen,  bir kitap ve bir kalem tüm dünyayı değiştirebilir’’ diyor konuşmasını bitirirken.

    Nobel Barış Ödülü’nü alan en genç isim aynı zamanda Malala. Ödülünü alırken düşleri ve amacının hala aynı olduğunu tekrarlıyor,

    ‘’Ben hikâyemi özel olduğu için anlatmıyorum. Bilakis özel olmadığı için anlatıyorum. Bu hikâye, pek çok kızın ortak hikâyesi. Ben Malala’yım ama aynı zamanda eğitimden mahrum bırakılan milyonlarca kızım, yalnız bir ses değilim, kalabalığın sesiyim. Ve seslerimiz git gide yükseliyor.’’

    Malala’nın sesi bugün bir çığlık gibi duyuluyor. Hayat, mücadeleyi asla karşılıksız bırakmıyor.
    Malala'nın hayatı bugün bize bir şey gösteriyor. Şunu hep düşünmüşümdür, bazı hayatlar gerçekten diğer insanlara rehber olsun diye yaşanıyor. Bu da cesur kişilere nasip oluyor yalnızca. Karanlığa mahkum olmamak için ışıkları yakmak bizim elimizde. Ve iyiler her zaman kötülerden daha çoğunlukta. Kötüler sadece acımasızlar ve korkudan besleniyorlar. Bu yüzden silahları var, yüreklerinin ve akıllarının savaşmaya gücü olmadığı için. Sonunda iyiler mutlaka kazanıyor, yeter ki vazgeçmesin. Pes etmek üzere olduğumda artık Malala'nın yaşadıklarını da hatırlayacağım.

    Kitabını okuduktan sonra belgeselini de izledim. Malala’nın utangaç bakışları kameraya değmeye bile çekiniyordu neredeyse. Ama çocuk ruhunun içini dökerken kameralar önünde sesi nasıl kararlı, gözleri nasıl cesurdu, şaşırıyorum. Gözlerim hafif nemli, hayır sadece şaşkınlık değil, hayran kalıyorum.

    Çok sevdiği huzur ve cennet vadisi, hüzün ve ölüm vadisine dönüşen Malala için bir cümle yazıyorum kitabının son sayfasına. Bir gün vatanına kavuştuğunda seni ‘’Cennete Hoş Geldiniz’’ tabelası karşılasın yeniden Malala. Bir dua.

    Bugün birkaç internet sitesinde geçtiğimiz aylarda 4 günlük bir gezi için ülkesine gittiğini öğreniyorum. Okulu bittikten sonra ülkesine geri döneceğini ve başbakan olmak istediğini söylüyor. Yoğun güvenlik önlemleri altında dolaşmış vadisinde. Pakistan’ı dünyaya kötü gösterdiğini, ünlü olmanın peşinde olduğunu söyleyen çok kişide var ülkesinde. Bazı insanlar için coğrafya gerçekten fark etmiyor, beyin aynı işliyor. Dünyanın desteğini ve duasını da almış olsa işi hala hiç kolay değil.

    Sosyal medya hesabından vadisinin kahverengi, yeşil bir fotoğrafını paylaşıp altına ‘’Bana göre dünyanın en güzel yeri’’ yazmış.

    Bir fotoğraf daha var. Evlerinin önünde annesi, babası ve kardeşleriyle beraber.
    Gözlerim,  ‘’Ramazan’da bahçemize ektiğim mango ağacına ne olduğunu çok merak ediyorum. Gelecek nesiller meyvelerin tadını çıkarabilsinler diye ağacı sulayan birileri var mıdır acaba?  satırlarını arıyor. Ağacı sulamışlar mı? Ona ne olduğunu bende hala çok merak ediyorum.

    Bir çocukken yurdunda hayatına kastedilen o kız, 4 gün sonra, geri dönmek üzere tekrar gitti.

    Ama döndüğünde vadisinde hiçbir çocuk bir daha gitmek zorunda kalmayacak, inanıyorum.

    ‘’Dünyada tüm kültürlerde ortak bir inanış mevcuttur. Bu inanışa göre, çocuklar çocukluklarını yaşamalıdır.’’  

    Nobel Barış Ödülü, Malala’ya takdim edilirken söyleniyor bu iki cümle,
    Hemen arkasına ‘’ve kendi vadilerinde yaşamaya hakları vardır çocukluklarını’’ diye ekliyorum. 

    Vatanından, yaşamlarından ve çocukluklarından koparılan tüm çocukların anısına.
    Sesimizi birlikte duyuracağız!


    Önceki Kayıtlar Ana Sayfa

    KİTAPİLE


    ETİKETLER

    Anı Biyografi Kitap Roman

    kitapile ♡ yazdı.